Kuantum Bilgisayarlar
Aşağıdaki yazı Raşit
Gürdilek'in Bilim Teknik dergisindeki bir yazısıdır.
Yirmi birinci yüzyılın rüyası, kuantum
bilgisayarlar. Evrenimizi kavrayabilmek, doğa kuvvetlerinin işleyişini ve
ilişkilerini tam olarak bilmemiz için gerekli hesaplama gücü, gelişen teknolojik
uygarlığımızın gerektirdiği iletişim hızları, askeri sırlarımızı korumak,
başkalarının ne yaptığını gizlice öğrenmek için bu bilgisayarları bekliyoruz.
Çünkü kuramsal olarak bunların hesaplama güçleri ve hızları, sıradan
bilgisayarlardan onlarca kat fazla. Şöyle yalnızca 300 işlem birimli bir kuantum
bilgisayarın, 2300 işlemi, yani tüm Evren'deki toplam parçacık sayısı kadar
işlemi, birkaç saniyede yapabileceği hesaplanıyor. Bu alanda yapılan
çalışmalarsa, hâlâ mikroskobik dünya ile, tanıdığımız büyük ölçekteki dünyanın
sınırlarındaki gri bölgede dolaşıyorlar. Kuram, hâlâ deneyin çok önünde koşuyor.
Kuantum bilgisayarlar için harıl harıl algoritma üretiliyor. Buna karşılık
laboratuarlarda geliştirilen prototipler son derece ilkel. Emekleme çağından
yeni çıkan bebekler gibi birkaç adım attıktan sonra düşüyorlar. Ama gene de,
içinde el yordamıyla yürüdüğümüz sis giderek aydınlanıyor. Son birkaç ay içinde
açıklanan gelişmeler, kuramsal çalışmaların hızla sonuca yaklaştığını
gösteriyor. Hatta kuantum şifreleme alanında pratik, kuramın önüne geçmiş bile.
Belki de beklentilerimizin körüklediği sabırsızlık nedeniyle ağır gibi
görünen ilerleme, çok farklı iki dünyanın araçlarını birleştirmek gibi güç bir
işi başarmak zorunda. Telekom şirketlerinin, fizikçilerin ve gizli hükümet
kuruluşlarının rüyasını süsleyen bu araçlardan beklenen, atomaltı dünyanın
özelliklerini, yaşadığımız makroskobik dünyaya taşımaları. Oysa bu iki dünyanın
işleyişi, dinamikleri çok farklı. Bu durumda beklentilerimize koşut hünerlere
sahip kuantum bilgisayarların ortaya çıkması, mikroskobik dünyadaki nesnelerle
makroskobik ölçüm araçları arasındaki uyumsuzluğun giderilmesine bağlı.
Aradığımız köprü de ortaya çıkmış gibi görünüyor. Bu alanın önde gelen
kuramcılardan Dmitri Averin'e göre fizikte son 20 yılın en büyük buluşlarından
biri, milyarlarca elektron içeren süper iletken gibi makroskobik bir sistemin,
mikroskobik dünyayı yöneten kuantum mekaniğinin ilkelerine göre
davranabildiğinin kanıtlanmış olması. Bunun önemi şuradan kaynaklanıyor: Kuantum
bilgisayar öncülleri, şimdiye kadar atom ya da moleküller içindeki parçacıkların
spinlerinden ya da ışığın polarizasyonundan yararlanılarak gerçekleştirildi.
Ancak bu modelleri küçültmek olanaksız. Klasik bilgisayarlardaysa katı hal
parçalar, devrelerin birkaç yüz nanometreye (metrenin milyarda biri) kadar
küçültülmesine olanak sağladı. Katı hal parçalar, şimdiye değin kuantum
bilgisayarları için uygun sayılmıyordu. Çünkü bunların üzerindeki elektronların
sayılamayacak ölçüde ve karmaşada kuantum durumu bulunur. Oysa kuantum
bilgisayarlar kolayca saptanabilen "açık-kapalı" durumlara gerek duyuyorlar.
İşte süper iletkenler bu açmazı ortadan kaldırdı. Çünkü üzerlerindeki
elektronlar son derece düzenli biçimde hareket ediyorlar. Japon araştırmacılar
da geçtiğimiz aylarda bu köprü üzerinde yürüyerek büyük düşün gerçekleşmesi
yönünde önemli bir ilerleme sağladılar.
Farklı Dünyalar, Farklı Araçlar...
Böyle bir köprü neden bu kadar önemli? Bizler, dünyamızı, evrenimizi,
alıştığımız kesin kurallarla yorumluyoruz. Bilimimiz, uygarlığımız, nesnelerin
etkileşiminde bulunduğunu varsaydığımız kesinliğe, neden ve sonuç arasındaki düz
akışa dayanıyor. Olağan yaşantımızda bir şey ya vardır, ya da yoktur. Süreçler,
belirli, "mantıksal" bir sıra izlerler. Kaçınılmaz olarak, organizmamızdan
kaynaklanan bu algılama sınırlamaları, kendi mantığımızı, kendi yaptığımız
bilgisayarlara da taşımak zorunda bırakmış bizi. Bilgisayarlarımız, ister oda
büyüklüğündeki süper hızlı çeşitleri olsun, isterse hesaplarımızı yaptığımız,
yazılarımızı yazdığımız, İnternet'te "dolaştığımız" masaüstü çeşitleri, bu
lineer mantığı yansıtıyor. Bildiğimiz, sıradan bilgisayarların tuğlaları, "bit"
denen 1 ve 0 sayılarıyla basit işlemler yapan "mantık kapıları". Sözgelimi, bir
"OLMAZ" kapısı "1"i "0"a "deviriyor", ya da bunun tersini yapıyor. Peki sıradan
bilgisayarlarımız bu girdilerin "1" ya da "0" olduğunu nasıl anlıyorlar? Basit:
Elektrik akımının varlığı ve yokluğuyla. Yani "1", akımın varolduğunu, "0"sa
yokluğunu gösteriyor. Bilgisayarlarımızın mantık kapıları da, cereyanı iletip
kesen transistör dizilerinden oluşuyor. Karmaşık hesaplar, sıradan
bilgisayarlarca sayıları seri halde dizilmiş kapılardan geçirerek yapılıyor.
Kuantum dünyasındaysa işler farklı. Bir kere, bizim kavradığımız anlamda
kesinlik diye bir şey yok. Zaten atomaltı ölçekteki doğa kuvvetlerinin
(elektromanyetik, şiddetli ve zayıf çekirdek kuvvetleri) etkileşimini açıklayan
kuantum mekaniğinin temel direği de ünlü "belirsizlik ilkesi". Alman fizikçi
Werner Heisenberg'in ortaya koyduğu bu ilkeye göre bir parçacığın konum ve
momentumunun çarpımı, her zaman sıfırdan büyük olmak zorunda. Bunun nedeni de
parçacığın konumunu ya da hızını ölçmek için yapılan her gözlemin, gözlenen
niceliği değiştirmesi. Kuantum alanlarında küçük çarpılmalar olarak yorumlanan
parçacıkların kesin durumlarını belirlemek olanaksız. Parçacıklar ancak farklı
konumlardan oluşan bir olasılık bulutu içinde bulunabilir. Avusturyalı fizikçi
Erwin Schrödinger'in bir "dalga fonksiyonu" olarak betimlediği bu üst üste
binmiş gerçekler, sürekli bir uyum içinde bulunuyorlar. Ancak en ufak bir dış
etken (örneğin gözlem) bu uyumu bozuyor ve biz olası durumlardan yalnızca
birisini görebiliyoruz.
Deneyim çerçevemizde bulunmadığı için kavramakta zorlandığımız çoğul, yada
paralel gerçekler olgusu, aslında bilgisayarlar için olağanüstü ufuklar açıyor.
Bu, kuantum bilgisayarların "kuantum bit", ya da kısaca "kubit" denen işlem
birimlerinin çok farklı bir özelliğinden kaynaklanıyor. Klasik bilgisayarların
işlem birimlerinin "1" ve "0" olan iki ayrı "bit"ten oluştuğunu görmüştük. Oysa
bir kubit, aynı anda hem "1", hem de "0". Yani kuantum mekaniğindeki gibi, olası
durumların üst üste binmiş hali. Klasik bilgisayar, "bit"lerden oluşan dizileri
sırayla teker teker inceleyip bir sonuca oluşurken, bir kuantum bilgisayar, tüm
hesapları "aynı anda" yapabiliyor.
Kuantum mekaniğinde bir başka gariplik de, parçacık çiftleri arasında "dolanıklık"
(entanglement) denen çok özel bir ilişkinin bulunması. Sistemdeki parçacıklardan
biri üzerinde bir ölçüm yaptığınızda, öteki, binlerce ışık yılı ötede bile olsa,
anında bu ölçümün etkisini duyuyor. Bu da, kuantum bilgisayarlarda kubit
zincirleri oluşturulmasına olanak tanıyor.
Öncü Çalışmalar
Kuantum dünyasındaki dolanıklıktan makroskopik dünyada yararlanma düşüncesi,
1980'li yıllarda bilim dünyasında aniden fırtına gibi esti. ABD Argonne Ulusal
Laboratuarı fizikçilerinden Paul Benioff, kuantum bilgisayar için bir mantık
kapısı tasarladı. Onun düşünceleri, daha sonra IBM araştırmacılarından Charles
Bennett ve Oxford Üniversitesi'nden David Deutsch tarafından daha da
geliştirildi. 1994 yılındaysa AT&T Laboratuarları fizikçilerinden Peter Shor,
kuantum bilgisayarlar için bir algoritma geliştirdi. Shor'un, yüzlerce haneden
oluşan sayıları çok kısa sürede çarpanlarına ayırmak için geliştirdiği
algoritma, araştırmaları daha da hızlandırdı ve bir ya da birkaç mantık
kapısından oluşan ilkel "kuantum bilgisayarlar" ortaya çıkmaya başladı.
California Teknoloji Enstitüsü fizikçisi Jeff Kimble, bir sezyum atomu
aracılığıyla iki fotonu "doladı". Kimble ve ekibi, sezyum atomunu, optik
resonator denen ve fotonları ileri geri yansıtan iki aynadan oluşan küçük bir
odacığa yerleştirdiler: Böylelikle fotonların, sezyum atomunun dış elektronu ile
etkileşme olasılığının artacağını düşündüler. Sezyum atomunda bu elektron,
değişik enerji düzeylerinde bulunur. Aradaki farka eşit enerjili bir foton
yakalarsa, bir düzeyden ötekine atlar. Araştırmacılar, sezyum içinde bir fotonun
polarizasyonuna (kutuplanmasına) duyarlı bir enerji geçişinden yararlandılar.
Kutuplanma, fotonun elektrik alanının salınım yönüyle ilgilidir. Örneğin, alan
kendi çevresinde dönüyorsa ve böylece foton ilerlerken bir heliks çiziyorsa,
foton "dairesel kutuplanmış" demektir. Araştırmacılar, sezyum atomunda,
yalnızca saat yönünde dönen alanlara sahip fotonlara duyarlı, ters yönlü
fotonlardan etkilenmeyen bir elektron geçişi belirlediler.
Bu durumda, saat yönlü alana sahip bir foton "1", ters yöndeki alana sahip bir
başka fotonsa "0" olarak kabul edilebilir. Kimble ve arkadaşları bu foton
çiftlerini odacığa gönderdiler ve çıktıkları andaki kutuplanmalarını
incelediler. Görüldü ki, 0-0, 0-1 ve 1-0 gruplarından oluşan çiftlerin
etkileşimlerinde dikkat çekici bir şey yok. Oysa 1-1 çifti odacıktan şaşırtıcı
bir değişiklikle çıktı. Kuantum fiziğinde parçacıklar birer "dalga fonksiyonu"
ile betimlenirler. Bu dalganın da ötekiler gibi tepe noktaları ve çukurları
vardır. 1-1 çifti odacıktan çıktığında dalga fonksiyonunun fazı (yani tepe ve
çukurların konumu) değişmişti. Bunun da anlamı, fotonların, sezyum atomu
aracılığıyla birbirleriyle etkileşmiş olmalarıydı. Fotonlar, tek bir düzlemde
titreşen, yatay ya da dikey kutuplanma diye bilinen elektrik alanlarına da sahip
olabilirler. Bunlar da dairesel kutuplanmış ışığın farklı konumlarının üst üste
binmiş durumları, başka bir deyişle 0 ve 1'in üst üste binmiş durumları olarak
kabul edilebilir. Böyle çoğul durumlu bir foton çifti de odacığa gönderilirse,
bu çoğullukların 1-1 parçaları da etkileşerek dalga fonksiyonunun fazını
değiştirirler. Yani çoğul kutuplanmış bu fotonlar, çıktıklarında daha da
karmaşık bir çoğul kutuplanma durumu alırlar. Artık iki foton arasında
dolanıklık bağı kurulmuş olur.
Jeff Kimble, fotonların dalga fonksiyonlarını değiştirerek bir mantık kapısı
kurdu. Shor'un algoritması için tasarlanmış başka düzeneklerse, klasik
bilgisayarlar gibi 1'leri ve 0'ları baş aşağı devirmek temeline dayalı
kapılardan yararlanıyorlar. ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST)
araştırmacılarından Dave Wineland'in tasarladığı bir "OLMAZ" kapısı, hedef
olarak seçilmiş bir "bit"i "0"dan "1" konumuna, ya da tersine deviriyor. Ancak
bunu, "kontrol" denen ikinci bir girdi "1" değerindeyse yapıyor. Eğer kontrol
"bit"i "0"sa , o zaman hedef in çıktısı, girdisiyle aynı konumda oluyor. Aynen
Kimble'ınki gibi, Wineland'in kapısı da 1 ve 0'ların üst üste binmiş durumlarını
da işlemden geçirebiliyor.
NIST ekibi, aynı nesne içindeki iki ayrı kuantum sistemi arasında dolanıklık
bağı kuruyor. Bu, artı elektrik yüklü bir berilyum iyonu. Araştırmacılar önce
iyonu Paul Kapanı denen bir elektrik alan ağı içinde hapsediyorlar. Merkeze
itilen iyon titreşmeye başlıyor. Burada iyon, 1 milikelvin (-272,99°C)'ye
soğutuluyor, böylece her türlü hareket durduruluyor ve dış etkiler perdeleniyor.
İyonun titreşim enerjisinin düzeyi kontrol "bit"i oluyor. En düşük titreşim
düzeyindeki bir iyon "0", bir sonraki en yüksek titreşim düzeyindeki bir iyon da
"1" oluyor. Hedefse, dönmesine (spin) bağlı olarak iki enerji düzeyinden birinde
bulunan dış elektron. Spin, dönen bir topun açısal momentumu gibi
canlandırılabilecek bir kuantum mekaniği terimi. Bu örnekte, spin, üst ve alt
yönde olmak üzere iki ayrı değer taşıyor. Wineland ve ekibi, lazer darbeleriyle
elektronu bu iki değer arasında oynatabiliyorlar. Örneğin bir vurduğunuzda
elektron üst spin durumuna, bir daha vurulduğunda gene eski alt spin konumuna
geçiyor. Lazer darbesinin süresi önemli. Eğer elektronu bir durumdan ötekine
geçirmek için t süresi gerekiyorsa, 2t, onu bir düzeyden diğerine götürüp geri
getirir. İşin garibi, 1/2 t uzunluğunda bir lazer darbesinin, elektronu üst ve
alt spin konumlarının üst üste binmiş durumuna getirmesi.
Peki kapı nasıl işliyor? Elektronun alt spinde ve "1"e karşılık gelen
titreşim durumunda olduğunu varsayalım. Araştırmacılar üç lazer darbesi
kullanıyorlar. Birincisi, 1/2 t süreli; elektronu alt ve üst spinlerin üst üste
bindiği duruma getiriyor. İkinci darbe, deneyin bir özelliğine göre ayarlanmış.
İki spin durumunun dışında, üçüncü bir enerji düzeyine sahip ve bu düzeye
erişmek için gereken enerji, iyonun titreşim durumuna bağlı. İkinci lazer
darbesinin enerjisi, elektronu, ancak üst spin konumundayken ve iyon'un titreşim
düzeyi de "1"e karşılık gelecek konumdayken bu üçüncü düzeye fırlatacak biçimde
ayarlanmış. Dolayısıyla da, üst üste binmiş konumların sadece bu parçası
etkileniyor.
Bu arada bir "hile" daha yapılıyor. NIST ekibinden Dawn Meekhof bunu şöyle
açıklıyor: İkinci lazer darbesi 2t süreyle veriliyor. Yani, elektronu üst konuma
yükselttikten sonra tekrar geri getiriyor. Elektron döndüğünde dalga
fonksiyonunun fazı 180 derece dönmüş oluyor. Yani dalganın tepeleri, eskiden
çukur olan yerlere geliyor. Gelelim üçüncü darbeye. Bu kez lazer, ilk darbe gibi
1/2 t süreyle veriliyor ve elektron'un alt spinden üst spin konumuna dönme
süreci tamamlanıyor. Böylece başlangıçtaki alt spinli elektron, üst spinli
konuma çevrilmiş oldu. Bu da klasik bilgisayarlarda "0"ın "1"e devrilmesine
benziyor. İyonun titreşim durumu "0"sa, ara (ikinci) lazer darbesinin elektron
üzerinde hiçbir etkisi olmuyor. Ayrıca 180 derecelik faz değişimi olmadan,
elektron , üçüncü darbeyle vurulduğunda da üst spin durumuna geçmeyip, alt spin
durumuna geri dönüyor. Bu, klasik bilgisayarların "0 girdi-0 çıktı" durumuna
karşılık geliyor.
Şimdi de şöyle bir deney düşünün: Başlangıçta iyonun titreşim durumu, 0 ve 1
konumlarının üst üste binmiş durumu olsun ve elektron da alt spinli konumda
bulunsun. Lazer darbeleri peş peşe gelmeye başlayınca iyon, üst üste binmiş çok
sayıda konumdan geçtikten sonra, "0 titreşim durumu-alt spin" ve "1 titreşim
durumu-üst spin" konumlarının üst üste binmiş durumuna gelecektir. Dolayısıyla,
titreşim ve spin durumları arasında dolanıklık bağı kurulmuş oldu. Artık
elektronun spin konumunu "alt" olarak ölçerseniz, iyonun titreşim durumunun 0
olduğunu herhangi bir ölçüme gerek duymadan bileceksiniz.
Küçültmede
Japonlara Güvenin
Kuşkusuz işe yarayabilecek kuantum bilgisayarlar tek bir mantık kapısıyla
çalışamaz. 1000 hanelik şifreleri çözecek, süper bilgisayarların milyarlarca
yılını alacak hesaplamaları göz açıp kapayıncaya yapacak türden olanlar, en
azından yüzlerce kubit'in seri bağlanabilmesini gerektiriyor.
Gerçi araştırmacılar, iyonları ışık içinde tutarak, molekülleri solüsyonlar
içinde sallayarak ya da başka yöntemlerle kuantum etkilerden yararlanıp birkaç
kubitlik sistemler geliştirebildiler. Ama bu işte bir terslik yok mu?
Mikroskobik dünyadan ödünç alınan sistem, dev boyutlara tırmanıyor; buna
karşılık büyük ölçekli dünyamızın araçları neredeyse görünmez olacak! Tek bir
kuantum devre gerçekleştirmek için odalar dolusu lazer, güçlü mıknatıslar,
kontrol ve gözlem araçları gerekiyor. Bu durumda, ciddi işlemler yapabilecek
kuantum bilgisayarı bir hangar boyutuna varacak. Oysa, milyonlarca devrenin bir
arada bulunduğu sıradan bir bilgisayar çipi neredeyse mikroskobik büyüklükte.
Kaldı ki, farklı kuantum durumlarını üst üste bindirmekle iş bitmiyor. Bu
çoğul gerçekler, en ufak bir dış etkenle, tek bir fotonun değmesiyle bile
"çöküyor" yani aralarındaki uyum ortadan kalkıyor. Bu olasılıklar karmasını uyum
içinde tutmak, gaz, kristal, optik kablo gibi araçlarla kolay yapılacak bir şey
değil.
Bu, mikroskobik dünyanın bilgi işlem aracı olan kubitleri makroskobik dünyaya
taşımanın güçlüğünden kaynaklanıyor. Gerçi makroskobik kubitleri yönetmek biraz
daha kolay ama, gene de makroskobik kuantum uyumunun korunması uzun süre bir
darboğaz olarak kaldı. Bir grup Japon araştırmacının Nisan sonunda yaptıkları
açıklamaysa, darboğazların aşılmaya başladığını gösteriyor. NEC
araştırmacılarından Yasunobu Nakamura ve iki arkadaşı, makroskobik uyumun uzun
süre korunabileceği ve pek çok kubitin dar bir alana sıkıştırılabileceği bir
mekanizmayı açıkladılar. Araştırmacılar, bu işi hem silikon ve metal karışımı
gibi bir katı hal ortamında, hem de çok basit bir yöntemle gerçekleştirdiler.
Kullandıkları araç, bir Cooper çifti kutusu (Cooper çifti, bir süper iletken
içinde birbirine bağlanmış iki elektrondan oluşuyor). Kutu tabii ki çok küçük;
nanometre ölçeklerinde. Üstelik neredeyse -273 Celsius derecesindeki mutlak
sıfıra kadar soğutulmuş. Bir süper iletkene zayıf biçimde bağlanmış daha küçük
bir süper iletken "adacık"tan oluşuyor. Her iki süper iletken de, Bose-Einstein
Yoğunlaşması denen ve aynı kuantum durumuna sahip makroskopik sayılarda Cooper
çiftinden oluşuyor. Elektrotlar arasındaki zayıf bağlantı nedeniyle aralarında
Josephson Bağlantısı (junction) denen küçük bir hat oluşuyor. Süper iletkenler
bir elektrik kapasitörü oluşturuyor ve Josephson bağlantısı üzerindeki akım, bu
kapasitör üzerindeki elektrik yükünü değiştiriyor. Kapı voltajı V elektrotlar
arasındaki potansiyel farkını belirliyor. Kuantum mekaniğine göre, Bose-Einstein
Yoğunlaşmasında dalga fonksiyonunun fazıyla, içindeki parçacıkların sayısı
arasında, aynen hız ve konum arasında olduğu gibi, belirsizlik ilkesinden
kaynaklanan bir ilişki olur. Yani fazdaki belirsizliği daraltmaya çalışırsanız,
çökeltideki parçacık sayısındaki belirsizlik artar. Tersine, parçacıkları
azaltmaya kalktığınızda, fazdaki belirsizlik artar. Cooper kutusundaki bu
faz-sayı ilişkisi, kutuyu makroskopik bir kuantum sistemi haline getiriyor.
Burada, Josephson faz değişimleriyle, kutudaki elektrik yükü, belirsizlik
ilkesindeki parçacık ve konum rolünü oynuyorlar. Kutunun boyutu küçüldükçe ada
elektrotla, büyük elektrot (elektron deposu) arasındaki elektron çiftlerinin
akışı azalıyor. Ve yeterince küçük bir kutuda (deneyde kullanılan birkaç
nanometre büyüklüğündeki gibi) yalnızca bir çift elektron, bağlantının içinden
geçerek ada ve depo arasında salınıyor. Bu da dijital sistemlerdeki 1 ve 0'a
karşılık geliyor. Daha doğrusu bunların üst üste binmiş durumlarına...
Gerçi elektronlar kuantum uyumu bozulmadan yalnızca altı kez salınabiliyorlar,
ama bu bile katı hal ortamındaki dış etken bolluğu karşısında önemli bir başarı.
Üstelik uyum bozulmasının suçlusu, metal tabandaki atom ölçeğinde yabancı
maddeler gibi görünüyor. Bunların giderilmesiyle uyumlu salınma süresi
artabilecek.
Bilginin, tek bir atom ya da foton gibi mikroskopik sistemlere yüklenerek
klasik yasaların denetiminden çıkıp kuantum yasalarının egemenliğine girmesi,
artık eskiden olduğu gibi can sıkıcı bir durum değil. Akıl almaz işler
yapabilecek bilgisayarların dışında da, kuantum belirsizliğinden yararlanan
bilgi işleme yöntemleri tasarlanıyor. Kuantum iletişim konusunda deneyler
sürüyor. Ama burada da kuantum bilgisayarların karşılaştıklarına benzer sorunlar
var.
Oysa bir alan var ki, başarılar birbirini izliyor. Öyle bir alan ki, pratik,
kuramın çok ötesinde gidiyor. Bu alan da haber alma örgütlerinin dikkatle
izlediği bir alan. Tahmin ettiniz: Kuantum kriptografi ya da şifreleme.
Müşteriler öylesine aceleci ki, kullanma protokolleri hazırlanmış bile. Üst üste
bindirilmiş kuantum durumlarını taşıyan fotonlar, optik kablolarla onlarca
kilometre öteye taşınabilmiş, Şimdi çalışmalar, bunları uydu aracılığıyla
iletebilmek. Sistem, bir bilgiyi şifreleyip alıcıya gönderen bir kişi
(genellikle Alice diye adlandırılıyor), mesajı alan (Bob) ve bu mesajları
zaptetmek isteyen gizli dinleyici (Eve) arasında kurulu. "Çoğul gerçekli"
fotonlarla bilgi iletimi, Alice ve Bob'a, kuryeye gereksinme duymadan
paylaşabilecekleri gizli bir şifre anahtarı oluşturma olanağı sağlıyor. Üstelik,
kuantum bilgisayarcılarının kâbusu olan uyum bozulması, kuantum şifreleme
alanında çok yararlı bir araç. Çünkü casus Eve, haberleşmeyi dinlemek için
kuantum bilgisayar bile kullansa, bu kulak misafirliğinin izleri, anında ortaya
çıkıyor ve Alice ve Bob'u uyarıyor. Gerçi bu alan da tümüyle sorunsuz değil:
Açık havada gönderilen kuantum şifreli fotonların uyumu, Güneş'ten gelen ya da
başka kaynaklı fotonlar, örneğin alıcı aygıtlardaki fon sıcaklığı, ya da parazit
gibi nedenlerle bir ölçüde bozulabiliyor, Ama araştırmacılar, bu bilgi kaybını
yüzde 25 düzeyinde tutmayı başarabilmişler. Araştırmacılar, birkaç yılda son
pürüzlerin de giderilebileceği konusunda umutlular.
Raşit Gürdilek
Kaynaklar
· Averin, D.V., "Solid-state Qubits Under
Control" Nature, 29 Nisan 1999
. Hughes, R., Nordholt J., "Quantum Cryptography
Takes to the Air" Physics World, Mayıs 1999
· Nakamura, Y., Pashkin, Y., Tsai, J., S., "Coherent
Control of Macroscopic quantum States in a Single-Cooper-pair Box" Nature,
29 Nisan 1999
· Service, R.F., "Quantum Computing Makes Solid
Progress" Science, 30 Nisan 1999
· Stein, B., "It Takes Two to Tangle" New
Scientist, 28 Eylül 1996