Bu yazı Bugün: 3 Toplam: 10109 kez okunmuştur.
|
Simya/Kimya
Roma ve Bizans
İmparatorluklarında daha sonra da İslam ülkelerinde kimya tekniğinde pek çok
ilerleme oldu. “Dört öğe kuramı” ve elementlerin dönüşümüne ilişkin düşünceler,
İskenderiye’de ve daha sonra da Arap simyacıları Cabir
(Geber), Razi(Rhases) ve
İbni Sina (Avicenna) tarafından geliştirilmiştir.
Kimya pratiği açısından Arap kimyagerler, daha önceleri keşfedilmiş olan imbiki
geliştirmişler ve büyük oranda esans damıtılmasında kullanmışlardır. İslam dini
alkolü yasaklamasaydı bu konuda büyük gelişmeler kaydedileceği kuyşkusuzdu.
Ortaçağ simyacıları demir sülfatın (vitriol) damıtılmasından sülfürik asit(zaç
yağı), demir sülfat ve potasyum nitratın birlikte damıtılmasından nitrik asit
(kezzap) ve demir sülfat ile yemek tuzunun (sodyum klorür) damıtılmasından
hidroklorik asit( tuzruhu) elde edebilmişlerdir. Ayrıca daha başka anorganik
maddelerin elde edilmesini öğrenmişlerdir. Böylece teknik alanda oldukça
ilerlenmiş olmasına karşın,maddelerin yapısı konusunda daha çok Aristo ve onun
izleyicilerinin görüşleri egemen olmuştur.
İslam dini, cesetlerin
kesilip biçilmesini(teşrih) yasakladığından İslam anatomi bilginleri Galenos’u
okumak va yaralıları iyileştirmekle yetindiler. Çeşitli çalışmalar sonunda
Araplar eski ilaçlara gri anber, kafuru, cıva, mürrüsafi, hıyarşenber ve
sinameki’yi eklediler. Şurup ve güllap şeklinde sunulan ilaçlar da Müslümanlarca
tıp dünyasına sokulmuştur.
İlk Müslüman-İran
çömlekçiliği Çin’den örnek alınmıştır. 10. yy’da İran seramikçileri porselen
dışında tükürük hokkasından “Kırk Harami”yi içine alacak büyüklükte dev küplere
varıncaya dek her türlü çömlek işini yapıyorlardı.
Samara ve Bağdat seramikçileri metal
parıltısı veren cilalı fayans yapımının biliyorlardı. Süslemede verniklenmiş
sıvanın üstü metal oksitle boyanıyor, sonra seramik eşya, dumanda ikinci kez
hafif bir pişirmeye uğratılıyordu.(s:60) Arap simyasının içeriği, antik çağ simya bilgilerinden kaynaklanır ve Araplar bu eski bilgileri hemen hemen hiç geliştirmemişlerdir. Arap simyasının antik simyaya bağlılığı konusundaki söylenttiye göre,ilk Arap simyacısı Prens Halid ibni Yezid İbni Muaviye (635-704),bu bilgileri Romalı keşiş Maianus’tan almıştır. Söylentiye göre Prens Halid Kudüs’te sessizce ve yalnız yaşayan Marianus’u yanına çağırtarak İskenderiye’de ona bir atölye açmıştır. Marianus orada altın yapma sanatıyla uğraşmış ve altın elde ettikten sonra da ortadan kaybolmuştur. Halid,yıllar sonra Marianus’u bir rahibin ve sadık kölesi Galip’in yardımlarıyla bularak onun öğrencisi olur. Marianus öğretisini Halid’e aktarır Bu sanatın inceliklerini öğrenen Halid şöyle der: “Şimdi artık sabrın Tanrıdan, aceleciliğin de Şeytan’dan geldiğini anlıyorum” Prens Halid, Arap yazınının en güzel öğretici yapıtlarından biri olan (Buch des Krates”(Almanca adı) yazmıştır. Yazım biçimi Hellenistik geleneğe uyar. Ondaki kimya terimleri çoğunlukla Yunanca,bir kaçı da doğu kaynaklıdır.
İslam simyasının önde gelen
temsilcileri arasında Cabir ibni Hayyan (720-813)
Ebubekir El-Razi ( 860-940),
İbni Sina (980-1037) ve İbni Rüşd(1126-1198)
sayılabilir...
Cabir İbni Hayyan’a ve İsmailiye
Mezhebine atfedilen simya yapıtlarına Cabir Kitapçıkları denmektedir:
Bunlardan “Kralın Kitabı”, “Hafifliğin Kitabı”, “Ağırlığın Kitabı”, “Cıvanın
Kitabı”, “70'in kitabı”, “ 112'nin kitabı”nda Platoncu ve Aristocu görüşler
kimyaya yaklaştırılmış ve düzenlenmiştir. Bunlarda ilk kez “eliksir”, “ruh”,
“beden” gibi yeni terimler ortaya atılmış,belirli kimyasal maddelere belirli
karakteristik nitelikler verilmiştir. Bu nitelikler element kavramının yanısıra
kullanılmış ve kimyasal olayları felsefi kuramlara daha da yaklaştırmıştır.
“Ruh” kavramıyla cıva,”beden” kavramıyla da tüm metaller (cıva metal olarak
kavramnıyordu) gözönüne alınıyordu. “Eliksir” kavramı gümüşü altına
dönüştürme,soylaştırma ve yetkinleştirme gücüne sahip bir çözelti anlamına
kullanılıyordu. Onun üretilmesi kimyacıların en yüksek hedefi idi. “Eliksir”,
elementlerin (yani ateş, su ,hava ve toprağın) bedenin (yani metallerin) ve
ruhun(yani cıvanın) uygun bir biçimde birleştirilmesiyle elde edilebilirdi ve bu
durum, biyolojik olaylara benzer bir biçimde erkek ve dişi yaratığın birleşmesi
şeklinde ele alınıyordu.
(Z.Tez, K Tarihi s:60-61 )
Bilimsel Kimyanın Başlangıcı:
Simya’dan Kimya’ya Geçiş
İslam doktorları, ıtriyatçıları ve
metalurjistelirinin müsbet bilimlerin genel ilerlemesine en büyük katkıları
kimya dalında oldu. Bu çalışmalar Hellenistik Çağ’da İskenderiyede’de yapılmış
simya çalışmalarından büyük ölçüde etkilendi.
İslam dünyasında kimyanın
gelişmesinde iki grup etkin olmuştur: Simyayı destekleyenler ve ona karşı
çıkanlar. Simyaya karşı olanlar çeşitli deneylerle onun yanlışlığını gösteremeye
çalıştılar. Beyruni, bunlardan biridir. Simyayı
destekleyen ve simya çamlışmaları sırasında kimyanın temellerinin atılmasında
etkin rol oyanayan ise Cabir İbn Hayyan’dır.
Yazdıkları risaleler,ilaçlar,tuzlar
ve kıymetli madenlerle yapılan işlemlerde gerekli laboratuvar tekniklerine
tümüyle vakıf olduklarını gösterir. İlk kimyagerler Araplar değildi;onlar Mısır
ve Babil uygarlıklarında derin kökler salmış ve Yunanlılar tarafından hafifçe
rasyonelleştirilmiş gelenekler ve pratikler çerçevesinde çalışmalar yaptılar. Ne
dereceye kadar olduğunu belirtmek güçse de Hint ve Çinlilerin geniş kimyasal
bilgilerinden yararlandıkları bir gerçektir. Kimya, astronomi ve mekanikten çok
daha fazla sayıda madde ve proseslerin denenmesi gerekirliği bakımından
ayrılır.Bilim olabilmesi,bunların birleştirilebilmesi,bir bütün olarak idrak
edilebilmesi ve bazı genel ilkelerle desteklenebilmesine bağlıdır. İşte
Arapların yaptığı ve kimyanın kurucuları olduklarına dair iddiaların
haklılığının nedeni budur.
Kimyasal ilerlemenin pratik bir
anahtarı olan imbik’in ilkel bir biçimi daha önceden keşfedilmişti;ama Arap
kimyagerler bunu çok geliştirdi ve büyük miktarda esans damıtımında kullandılar.
Eğer Kuran şarabı yasak etmeseydi Araplar büyük olasılıkla alkolü de
damıtacaklardı;ama bu iş Hıristiyanlara bırakıldı. Damıtmanın sadece bir tanesi
olduğu ayırma teknikleri kalsik çağların tekniklerinin aksine zanaatsal
geleneklenre kendiliklerinden nüfuz edemediler. Bunlar önce en muktedir doktor
ve filozoflarca incelendi ve tartışıldı. Bu yüzden kimyasal dönüşümler ilk kez
rasyonal bir şekilde kavrandı ;ama yine de görece daha karmaşık olan
analizler,mekanik ve astronomideki kadar basit olmadı.
Kimyasal fikirler aslında biyolojik
veya sosyolojik bir yöntem olan analoji yoluyla düşünme yönteminden kaynaklandı
Kimyanın temelinde metal ve ametlallerin neden olduğu-bugün elektorn fazlalığı
veya azlığından ileri geldiğii bildiğimiz-bir ikilik vardır. Bu ikiliği ilk
keşfedenlerin tarih önhcesi zamanlarda kırmızı zencifreyi,kanın sihirli bir
benzeri olarak onun yerine kullanan ve elementleri kükürt ve cıvaya ayrıştıran
Çinliler olduğuna dair kanıtlar vardır. Bunları, genelleştirilmiş erkek dişi
ilkeler,totem kökenli Yang ve Yin olarak tanımlayan Taoist mezhebin geliştirdiği
bir simya sisteminden muhtemelen ilk önce Hint ve sonradan da Arap simyaları
türetildi. Bu, başlarda, bir altın yapma yönetminden çok hayat iksirini
hazırlama yöntemi idi.
Araplar bu cıva-kükürt kuramını alıp
geliştirdiler. Paraselsus simyasının ve modern kimyanın çekirdeği bu karamdır.
İlk belgeler ya yitirilde ya da büyük olasılıkla sahte bir Aristocu doktrin olan
ve madenlerin kökenini açıklamad kullanılan “Yeryüzünün kuru ve ıslak solukları”
doktrinini kapsamına alındı. Benzer düşünceleri 8. yy’da parladığı ve Arap
kimyasının babası olduğu belirtilen Cabir ’ e atfedilir. Ne olursa olsun Arap
doktorlarının en büyüğü olan Razi’nin eserleri arasında kimyasal işlemler ve
maddelerin geniş bir değerlendirmesinin bulunduğu doğrudur. Gerçekten de
kimyanın geleceği soda, şap, demir, sülfat,güherçile ve diğer tuzların ilk kez
büyük miktarlarda üretildiği ve özellikle tekstil endüstrisinde kullanılmak
üzere bütün dünyaya ihraç edildiği İslam ülkelerinin bölgesel kimya
endüstrilerine bağlı kaldı.
(Bernal, Bilim Tarihi, S:198-199
veBilim Tarihi, Doruk y.s: 68-70 )
Arap kimyasında önemli yapıtlardan
en eskilerinden biri, Huneyn bin İshak ’ın yazdığı
söylenen “Aristo’nun Taşlar Kitabı” dır. Kitabın adında geçen “Aristo”, herşeyi
bilen ustaların söylencesel kişiliğini simgelemektedir. “Taşlar Kitabı” en eski
Arap mineroloji kitabıdır. Kitapta metallerin eldesi çok ayrıntılı olarak
işlenmiştir. 70'i aşkın mineral tüm özellikleriyle betimlenmiştir. Kimi kimyasal
maddelerin tedavi amacıyla kullanılabileceği;gümüş, kurşun ve cıvanın kükürtle
karardığı;bakırın ve pirinç alaşımının asitli yeyeceklerle bakır çalığı ya da
bir tür malahit oluşturarak zehirleme etkisi yaptığı anlatılmaktadır. Yine
kitapta manyetik demir taşından söz edilmekte ve Hint Okyanusu’nda dev bir
mıknatıs dağının bulunduğu (bu sav, 1001 Gece masalarında da geçmektedir)
varsayılmaktadır. Metal demirin ısıtılarak kırmızı demir pası,buna da belirli
maddelerin katılmasıyla çelik üretileceği belirtilmektedir. Ayrıca,örneğin
kurşun beyazının sirke ile çok yararlı bir ilaç (kurşun asetat) (s:63)
vereceği, kurşun oksitin merhem olarak kullanılabileceği,ince levha halindeki,
kurşun oksitin ısıtılmasıyla sülüğün elde edilebileceği, cıvanın “zararlı bir
gümüş” olduğu, altın dışında tüm metallerin cıva üzerinde yüzdüğü,cıva buharının
çok zehirli olduğu,cıva ile kükürtün uzun süre ısıtılınca zinnober verdiği
söylenmektedir.
7. ve 11. yy’lara ait olan ve
Araplardan esinlenmiş olan birkaç Suriye elyazmasında da ilginç kimyasal olgular
yer almaktadır. Örneğin bunlardan odun külü ile çakıltaşından potasyumlu su
camının eldesi, ayrıca kurşun oksit ve öteki kimi metal oksitlerden renkli emaye
eldesi anlatılmaktadır. Cıvanın yemek tuzuyla ve vitriol ile işlenmesinden
kalomel ve süblime oluşmaktadır. Süblime “kolay uçucu olup yinelemeli
süblimleştirme ile güzel beyaz kristaller halinde elde edilebilir; bunları o
kendisi korkunç zehirli olduğundan bu sırada ağız, burun delikleri ve gözler bal
sürülerek korunmalıdır” denmektedir. Süblimenin sudaki çözeltisi çoğu metal ve
cevherleri çözecek güce sahip olduğundan “keskin su” ya da “üç kez keskin su”
diye adlandırılır.
İslam kimyacıları boraks, potas ve
sodayı tanımaktyadı. Metaller içinde cıvanın özel bir yeri vardır. Gizemsel
öneminin yanısıra çok lüks bir dünya malıydı. O zamanki prens ve halifeler,kendi
gezinti bahçelerindeki cıva dolu havuzlarıyla övünürlerdi. 9. yy’da bir Kahire
valisi, kare biçiminde 50 arşınlık (yaklaşık 35 m) böyle bir havuza sahipti ve
en büyük eğlencesi, mehtapta bir yatak üzerinde bu cıva havuzunda yüzmekti. Bu
tür cıva havuzları sağlıklı değildi,ayrıca da çok pahalıya mal oluyordu.
İslam simya yazınına göz
gezdirildiğinde, onların sahip oldukları kimya bilgilerindeki kesinliğe insan
şaşırıp kalmaktadır. Örneğin Arap simya bilgilerinden öğrendiğimize göre
çelik,dövme demire göre daha az saf demir olmalıdır. Ebu’l Fadıl ( 1175'ler)
3000 kimyasal madde tanıdığını öne sürmektedir. El Hazeni (1130'lar) çok kesin
bir biçimde pek çok maddenin özgül ağırlıklarını belirlemiş ve bunlardan
hareketle verilen karışımların bileşimini saptamıştır.
Suriye el yazmalarında ayrıca
güherçile, kükürt ve kömürden top barutu (karabarut) eldesine ilişkin bigiler de
yer almaktadır. Araplar bu barutu yangın oklarında ve havai fişeklerde
kullanmışlardır.
Güçlü bir şiir ve hitabet dili
böylece bilimin ve uygarlığın uluslararası diline dönüştürülmüş oldu.
İslamiyetin doğuşuyla bilimin
yükselişi arasındaki koşutluk, genellikle sağlık, ticaret ve din gibi pratik
gereksinim ve kaygıların dayatmasıyla bir toplumu açıkça harekete geçiren temel
bir uyarıcıdan kaynaklanmaştır. Pratik kaygılar, bilimlerin gelişmesi gibi
konularda her zaman yönlendirici olmuştur. Örneğin ticari hesaplamalar ya da
mali işlemler için matemtiğe gereksinim duyulmuş ve bu bilim ticari yaşamın
gündelik işlerinde kullanılmış; standart ağırlık ve uzunluk ölçüleri ise
uluslararası ticaret için gerekmiştir. Deniz ve kara seyahatlerinin sağlıklı
yapılabilmesi, kervanların belirli zamanda belirli konaklama noktalarına
varabilmeleri için gökyüzünün düzeni, yıldızların uzaklıkları ve birbirlerine
göre devinimlerinin gözlenmesi ölçüylüp takvimlerin ve gök haritalarının
yapılması yine matmatiği gerekil kılmıştır. Farklı coğrafyalardaki çok kültürlü
bir inanç toplululuğunun namaz, ezan zamanlarını ve ramazan dönemini saptamak
için, İslam toprakları üzerindeki (Dar-ül İslam) her şehirden Mekke yönünü
isabetli biçimde bulmak için astronomiden yararlanan teolojik bir takvime
gereksinim duyulmuştur. Örnekle Bağdat matematik okulu. ticari aritmetik ve
geometrik şekillerin hesabıyla; yaklaştırılla hesap ve çizim, tirgonometri ve
cebirle ilgilendi; bu okulun, özerk bir bilim dalı haline getirdiği cebire
katkısı büyüktür. MOHAMMAD BIN MUSA AL-KHAWARIZMI ( Died 840 A. D.)
El-Harezmi
Bağdat matematik okulunun en büyük
ilk bilgini, 9. yy’ın başında yaşamış olan El- Harezmi’dir. Arapça özgün adı
Kitabu hisab il- aded il hindi (veya Kitabü’l muhtasar fi’l-Hisabi’l
-Hindi) olan yapıtı günümüze ulaşmamıştır; Brahmagupta’nın metinlerinden
esinlenen bu kitabın Latince adı ise “De numero Indorum” dur. Yapıt ondalık
sistemin ilk açıklamasını içerir ve sıfırın tüm ayırt edici özelliklerini
taşıyan küçük bir çemberden yararlanır. Bu temel eser, doğrusal ve ikilenik
denklemlerin pozitif köklerinin nasıl bulunacağını öğretir. Kitapta hiçbir simge
kullanılmamış ve sayılar bile yazıyla gösterilmiştir. El- Harezmi’nin ilk
tilmizi Mısırlı Ebu Kamil Şuca onun orandışı
sayılar konusundaki sessizliğini bozarak yeni doğmuş bu cebri geliştirdi;
orandışı sayıları, aritmetiğin başlı başına ele alınması gereken nesneleri
olarak kabul etti.
Asıl adı Ebu Abdullah Muhammed bin
Musa el- Harezmi olan ve milliyeti hakkında tam bir bilgiye sahip olmadığımız bu
bilim adamı (730-850) Batı’da Al-Khwarizmi, Augrisme, Augrim gibi değişik
adlarla tanınmıştır. Abbasi halifesi Memun zamanında Bağdat’ta ünlenen ve
halifenin kitaplığından sorumlu olan Harezmi, Afganistan yoluyla Hindistan(a
giderek Hint matemtağini öğrenmiştir. Hint matemtağiyle ilgili yapıtının özgün
Arapçası ele geçmemiştir; bu konudaki çalışmaları “Algoritmi de numero Indorum”
(Harezmi’nin Hint Numaralama Sistemi Üzerine Yapıtı) adlı Latince çevirisinden
ve gene Arapçası bilinmeyen “Liber alghorismi de practica arismetrice” adlı
Latince şerhinden bilinmektedir. Logaritma terimi de Latince çeviride
Harezmi’nin “Algoritmi” biçiminde yer alan adından türemiştir.
16. yy’ın ünlü
matematikçisi Gerolamo Cardona’nun dünyanın en büyük 12 düşünürü arasında
saydığı Harezmi’nin en önemli yapıtı olan Hisabü’l-Cebr ve’l-Mukabele (y. 825;
Cebir Ve Karşılaştırma Hesabı ), 12. yy’da Latinceye çevrilinceye değin Batı’da
özgün adıyla anıldı ve “algebra “ terimine kaynaklık etti. Doğu’da ve Batı’da
yazılmış ik cebir kitabı sayılan yapıt cebiri geometriden bağımsız ele alması
açısından önemlidir. Babil matematik geleneğinden başlayarak Hellenistik, İbrani
ve Hint metinlerine dayanan yapıttı, doğrusal ve iki bilinmeyenli denklemlerin
aritmekit çözümüne, Eukleidesçi geometriye ve mirasın belli oranlara göre
dağıtılması problemlerinin çözümüne ilişkin kurallar belirtilmiştir. Kitabın
kolay kullanılabilir olması da günümüze ulaşmasına katkıda bulunmuştur.
İskenderiyeli bilgin Diophantos’un matmetağini ayrıntılı olarak inceleyen ve
ikinci derecen cebirsel denklemlerin çözümün veren Harezmi’nin ilk kez bu
yapıtta kullandığı cebr (Arapça’da kırık kemiği yerine yerleştirme) sözcüğü
Latince’ye algebra biçiminde yerleşerek bu yeni matematik dalının evrensel adı
olmuştur. Bazı kaynaklar, bu bilim dalının Babilliler ve İbranilerce
kurulduğunu, cebr’ sözcüğünün de Asurca gabru’dan geldiğini ileri sürerse de bu
ulusların kullandığı cebir, geometriye bağlı, Eukleides ve Diaphantos eliyle
geliştirilmiş eski ve geleneksel bir yöntemdir. Oysa Harezmi’nin cebiri
geometriden bağımsızdır, yeni bir yönteme dayanır.
İslam dünyasında
hazırlanmış ilk gök cetvellerini (ziç) içeren ve uzun bir giriş bölümünde
astronomiye ilişkin kuramsal bilgiler veren yapıtında da ( Fi-Ziç) Harezmi, Hint
kaynaklı bilgilerden ve Ptolemaios’un Almagest’inden yararlanmıştır. Bathlı
Adelard’ın 1126'da Latince'ye çevirdiği, Madritli Meslem
el-Macriti’nin genişletip yeniden yazdığı bu yapıtın en büyük özelliğini
trigonomotri cetvellerini de kapsamasıdır. Ayrıca Harezmi, Halife Memun’un
yeryüzü ve gökyüzü haritalarını içeren bir atlas hazırlamakla görevlendirdiği
araştırma kurulunun da üyesiydi. Bu atlasa eklediği Kitaba Suretü’l-Arz (Dünyanın
Yüzü) ve “Kitabı Resmü’l-ruhu’l-ma’mur” adlı yazılarda Ptolemaios’un
coğrafyasındaki yanlışları düzelterek kişisel görüşlerini eklemiştir. Bunun
yanında usturlabın ve başka gözlem araçalarının yapımına ve kullanımına ilişkin
bilgi veren bir yapıt da yazmıştır: Usturlaba İlişkin Deney Kitabı
(Kitabü’l-Amel bi’l Usturlab ).
İslamın bilime katkısının
yalnızca dinsel ve ticari kaygılarla olmadığını burada vurgulamamız gerekiyor.
İnsanoğlunun doğuşuyla birlikte getirdiği doğaya yönelik soru sorma, anlama
merakı, bilgiye ulaşma isteği ve bilimsel tecessüs onu ister istemez
araştırmaya, olgular arasındaki ilişkileri betimlemeye yöneltmiş; böylece bilim
dediğimiz sistemli ve nedensel ilişkileri ortaya koyan disiplin büyük bir hızla
gelişmiştir. Ancak İslamda bir metedolojiden ve bilgi kuramından henüz söz
edemiyoruz. Epistemolojik çalışmalar sistematiği için henüz vakit erken
görünüyor. Yine bu cümleden olarak 10. ve 11. yüzyıllarda yazılan Arapça
yapıtlarda, Diaphantos’un, Kusta bin Luka tarafından Kitba fi hisab
it-telaki ala cihet il cebri ve’l-mukabbele adıyla Arapça’ya çevrilen
Arithmetika adlı kitabının etkisiyle, aritmetik ile cebir, birbirlerini
zenginleştirdiler. Örneğin, sayısal algoritmalar tek bilinmeyenli ifadelere
aktarıldı, cebir yöntemleri sayılara uygulanarak ondalık kesirler kuramı
yaratılmış oldu.(s:24)
El-Kereci, bir inceleme
kitabında cebirin hedefinin, bilinmeyen büyüklükleri bilenenlerle saptamak ileri
sürdü ve bu bilim dalı, kesin bir biçimde, bilinmeyenin aritmetiği olarak
tanımlandı.Es-Semev’el ise icat ettiği bir tablo sistemyle polinomları
katsayılarına göre gösterdi. Bu sistemle, kare köklerin kökünü almak da içinde
olmak üzere, tüm cebirsel işlemleri gerçekleştirmek olanaklı hale geldi. El-Kereci’nin
matematik okulunda, denklemlerin incelenmesi, ikinci dereceden denklemlerin
çerçevesi dışına çıkamadı.(s:25)
Geometri ve cebirin buluştuğu
kavşakta yer alan yöntemler sayesinde İbnülheysem (Kahire, 10. yy), Hayyam ve
Et-Tusi (İran, 12.yy sonu) kübik denklemlerin çözümlerini bulmayı başardılar.
Ömer Hayyam kübik denklemlerini sınıfladı ve iki koniğin arakesitini kullanarak
her tür için, köklerin pozitif bir çizimini gösterdi.Et-Tusi oldukça sistemli
bir biçimde, pozitif köklerin varolma koşullarını tartıştı ve bu çalışmaları
onu, eğrilerin özellklerini incelemeye yöneltti. Ayrıca daha önce bulunmuş olan
kuramsal ve teknik yolların tümünden yararlanarak bir sayısal çözüm yöntemi
ortaya koydu. El-Kaşi (Semerkand, 15. yy) bu yöntemlerin büyük bir çoğunluğunu,
çeşitli alanlarda duyulan pratik gereksinimleri karşılamak amacıyla “Miftah ül-hisab
” adlı kitabında bir araya getirdi ve yapıtında özellikle ondalık kesirlere
ilişkin ilk kuramı açıkladı.
İslam geometri
araştırmaları, Yunan geometrisi tarafından belirlenen alanla sınırlı
kaldı.Yunanlıların bulduğu tüketme yönteminden yararlanan, alan ve hacim hesabı
yöntemleri geliştirildi. Bağdat’ta bütün saygınlığı olan Beni Musa Kardeşler’ in
izleyicisi ve Arkhimedes, Eukleides ve Apollonios’un çevirmen-yorumcusu olan
Sabit bin Kurra (9. yy), bir parabol parçasının alanını, parabolün içine çizdiği
yamukların alanını toplayarak hesapladı ve parabol parçalarının dönmesinden
doğan dönel cisimlerin hacimlerini belirledi. Yer ölçümü ve mimarlığın
gereksinimleri, kimi kez, Yunanlıların bulduğu çizim yöntemlerinin
Cevheri (9.yy başı)'den
Es- Semerkandi ’ye (12.yy’ın ikinci yarısı) kadar İslam matematikçileri
paraleller kuramıyla çok yakından ilgilendiler. Sabit bin Kurra, İbnülheysem,
Ömer Hayyam ve Et-Tusi, Eukleides’in 5. postülatıyla dörtgenin ve dolaysıyla
üçgenin açılarının toplamı arasındaki bağı buldular. Ömer Hayyam, dörtgeni iki
ucuna eşit dikmeler inilmiş belli bir doğru parçası olarak ele aldı ve dörtgenin
üst açıları için üç varsayım ortaya koydu: dar açılar, dik açılar ve geniş
açılar. Birinci ve ikinci varsayım, 19. yy’da Gauss-Bolyai-Lobaçevski ’nin ve
Riemann’ın öklitçi olmayan geometrilerinin çizimine yol açtı.
İslamda trigonometri, astronomiye
bağlı olarak gelişti. Kesin ölçümler yapma kaygısı, tam bir kesinlik taşıyan
tirgonometri tablolarının düzenlenmesiyle sonuçlandı. Et-Tusi, “Kitabu
şekl’el- katta ” adlı kitabında, düzlemsel ve küresel trigonomterinin,
gökbilimden bağımsız sistemli bir açıklamasını yaptı. İslamda deneysel yöntem,
özellikle mekanikte ve daha sonra astronomide kullanılmaya başlandı. Aletlerin
yapımı (usturlaplar, kadranlar..) yetkinleşti ve çok sayıda inceleme kitabının
konusu oldu. Bağdat ve Şam gözlemevlerinde El- Bettani, ılım (ekinoks)
noktalarının kesinliğini; Ebülvefa ise Ay’ın değişimini inceledi. El-Sufi,
yıldız katalogları hazırladı. Optikte, İbnülheysem, geometriyle fiziği
kaynaştırarak “Kitab-ül ün-Neza’ir”i yazdı; bu eser Batıyı derinden
etkilemiştir. Hastanelerde ise deneysel yöntemlere ağırlık veren bir tıp
anlaşyışı gelişmeye başladı.15.yy’da Uluğ Bey, Semerkand’da, ileri düzeyde
öğrenciler iiçin bir okul açtı ve bir gözlemevi kurdu. İslam bilimi son
yapıtlarını bu okulda verdi; çünkü müslüman imparatorluğun bütünlüğü bozulmuştu
ve 13. yy’dan itibaren bilimsel araştırma olanakları giderek yok olmuştu.Ortaçağ
Hıristiyan Batı dünyasının İslam mirasını ve bu yolla Yunan mirasını özümlemesi
için birkaç yüzyılın geçmesi gerekecekti.
(Nejat Bozkurt, Bilimler Tarihi ve F
elsefesi, s: 22-26 )
12. yy, tarikatlara şekil ve renk
veren insanların ortaya çıktığı yy’dı. “En büyük tarikat, sonraları Piri Piran
diye adlandırılan Bağdat’lı Seyyid Abdülkadir-El-Geylani
(1077-1168),uluların ulusu tarafından kuruldu. Bu tarikata Kadiriye veya
Silsilei Kadiriye denir. Suhreverdi, Mevlevi, Bektaşi ve Nakşibendi gibi diğer
tarikatlar da vardı. Bütün bu tariktalar Allah’a bağlılığı,Pir’e
inanmayı,kurtuluşu inanmada bulmayı,hakikati sevgisini, dünya endişelireniden
uzaklaştırmayı,tefekkür,istiğrak ve doğru hareketi telkin ediyorlardı. Bu
tarikatlar halkın inancını sağlamlaştrmaya çok yardım ediyorlar,öteki dünyaya
önem veriyor göründükleri halde,gerçekte bu devirlerde Müslüman ahlakının
yükselmesin yardım ediyorlardı.”.
(S.F. Mahmud, İ. Tarihi, S: 157-158)
Dağların Şeyhi :Hasan ibn Saba Olayı (Haşhaşiler)
Yeni İsmailiye mezhebini
kurmuş olan bu adam, Nizam-ül Mülk’ün ve Ömer Hayyam’ın sınıf arkadaşıydı.
Elburz Dağlarına çekildi ve Elamut kalesi denen zaptedilmez bir kale yaptırdı.
Kendilerine “Dağların Hakimi “(Şeyh-ül Cebel) adını verdi. Burada kendisine
mutlak itaat eden müritlerinden oluşan bir mezhep kurdu ve çevrelerine dehşet
saçtı. Bu mezhebe yeni girenlere Elamut kalesinin bir kısmı olan güzel
bahçelerde ve saraylarda cennetten bir ön zevk denebilecek şeyler tattırırdı.
Sonunda Nizam-ül Mülk, Elamut’a karşı bir sefer düzenledi; ama kaleyi o da
alamadı, üstelik Şeyh Hasan’ın emri ile bu büyük adam öldürüldü.(S.F. Mahmut, İT
s: 152)
Selahaddin Eyyubi’nin başarıları,
Mısır, Hicaz, Yemen ve Suriye Sultanı olarak egemenlik kurması Hıristiyan
dünyasında büyük bir etki yaptı. Kendileriyle çarpışacak yeni bir kuvvet
türemişti; başlarındaki adımın elinde de büyük bir ordu vardı.Ondan kurtulmak
için çare aradılar. İçlerinden biri Haşhaşınleri önerdi. Selahaddin’e bir
suikast düzenlenebilirdi. Bir miktar para verilse “Şeyh-ül Cebel” gerisini
tamamlardı. Verdikleri para karşılığında iki Haşşaşin yola çıktı. Selahaddin
suikasttan yara almadan kurtuldu, Haşşaşinler de yakalandılar. Sultan son derece
kızdı, “Şeyh-ül Cebel” e bir ders vermeye ant içti “Şeyh-ül Cebel” olan
Raşidüddin Sinan’ın üstüne yürüyüp kalesini sardı, Sinan barış istedi.
Selahaddin bir daha kendisine el kaldırmaması koşuluyla barışı kabul etti. Sinan
da bunu kabul etti ve sözün de de durdu.’
(İT, S. Mahmut s: 170-171)
1238 yılında Avrupa’ya,
Moğollar hakkında hiç beklenmedik bir kaynaktan haber aldı.
Tarihçi
Matthew şunları anlatmaktaydı:
“ Sarasenler (Müslüman Araplar)
tarafından, Dağın İhtiyar Adamı adına Fransa Kralına özel elçiler gönderildi.
Kuzey dağlarından gelen canavar ruhlu, insanlık dışı bir ırkın doğunun geniş,
bereketli topraklarına el koyduklarını bildirdi. Bu elçiler onların (Volga ile
Ural Dağları arasındaki) Asıl Macaristan’ı da insanlardan temizlediklerini, ve
korku verici casuslarla birlikte, tehdit mektupları yolladıklarını
söylemişlerdi. Liderleri olan kişi, Tanrı’nın elçisi olduğunu ilan etmiş ve
kendisine karşı gelenleri bastırmak için görevlendirildiğini anlatmıştı...Tüm
Doğu halkı adına Fransız Kralına gelen bu güçlü ve soylu Sarasen elçi, olanları
anlatarak, Tatarların gazabından kurtulmak için Batı uluslarının yardımını
istedi. Ayrıca İngiltere Kralına (3. Henry) da aynı olayları anlatmak ve eğer
kendilerini bu insanların saldırılarına karşı koruyamazlarsa, Batı ülkelerinin
harabeye çevrilmesini başka hiç kimsenini önleyemeyeceğini söylemek üzere kendi
kuryesini gönderdi.”
“Dağın İhtiyar Adamı”, merkezi
İran’ın kuzeyine olan ve bir kolu da Suriye’de bulunan ve Şii mezhebinin bir
kolu niteliğinde olan İsmailiye ya da Haşşaşaiye tarikatın kurucusu Hasan Sabbah
idi. Uzun süredir hem Sünni Müslümanlara hem de Haçlılara karşı savaşıyorlardı.
Birdenbire Batı’ya gelip yardım istemelerinin nedeni ise, Çormagn komutasındaki
Moğol ordusunun Celaleddn’i kovalamak ve İran topraklarıyla Kafkas yöresini
yeniden ele geçirmek üzere ortaya çıkmış olmasıydı. Sapkın olarak görüldükleri
için diğer Müslümanlardan yardım beklemiyorlardı. Başka bir Moğol ordusunun
kuzeydeki Hıristiyan ülkelerine saldırdığını duyunca, Doğu’dan gelen bu
tehlikeye karşı Batı güçlerinin kendilerine destek vereceğine olanca
saflıklarıyla inanmışlardı.
Bu kez daha Avrupa’nın eline,
yükselmekte olan Doğulu güç hakkında doğru bilgiler alma fırsat geçti; ne var ki
‘Sarasenler’in yaklaşımı horgörüyle karşılandı. Winchester Piskoposu Peter des
Roches, dünyanın iki kampa ayrılacağını tahmin ederek, şu yanıtı vermişti:
“Bırakalım bu köpekler birbirini yesin. Belki böylece silinip giderler ve
Mesih’in düşmanları üzerine yürüdüğümüzde geri kalanlarını öldürüp dünyayı
temizleriz. Sonunda tüm dünya bir tek Katolik Kilise’sine bağlanır; bir tek
çoban ve bir tek sürü olur.”
Fakat Avrupa’nın tümü, gelen katliam
haberleri karşısında kayıtsız kalmış değildi. Moğol istilası ile ilgili olarak
Matthew Paris'in de kaydettiği en büyüleyici olay Yarmouth’taki ringa balığı
endüstrisinin kaderiydi. Moğollar 1237-1238 kışı boyunca Novgorod’a doğru
yaklaştıkça, yaptıkları kıyımın haberleri kuzey Avrupa’daki bir dizi balıkçı
toplululuğuna ulaştı... Anlaşılan kuzey Avrupa’nın sıradan insanları, Rus
prensliklerinden yeterince uyarı almışlardı.
( Doğudan Yükselen Güç Moğollar, s:
73-74)
Kubilay’ın kardeşlerinden Hülagu,
Önasya’nın fethi ile uğraşmıştır. Fanatik bir müslüman tarikatına ait ve
yüzyıllarca her türlü fetih girişimine karşı direnen Haşhaşiler, Alamut(Elamut)
kalesini aldıktan sonra, 1258'de Bağdat düştü. Setlerin tahrip edilmesiyle
çevredike araziler sel felaketine uğradı ve şehir kısa sürede kan gölüne döndü.
Beşyüzyıllık Abbasiler Devletinin son temsilcisi bir halıya sarıldı ve tekmeler
altında can verdi. Sonra Suriye ve Yukarı Mezopotamya’nın fethi başladı.”
(Tarih ve Toplum, 25. cilt s: 124)
Mutezileden Ebu Ali Cübbai’nin
hocasına karşı yaptığı itirazlar üzerine açılan çığır Ebu Hasan Eşari ile
birlikte Eşari doktirini şeklini aldı. Eşarilik, kısa zamanda kelam sisteminin
yerine geçti. Ve Abbasilerin üçüncü yüzyılından itibaren İslam dünyasına egemen
olmaya başladı. Eşariliğin bu yayılması sonunda felsefe ve tasavvufa da yalıdı
ve soklastik devrin şiddetli taassubuna yol açtı. Filozofların mahkum
edilmesi,kütüphanelerin yakılması, ilim hareketlerinin durdurulması bu tutuculuk
hareketinin sonucunuda oluşmuştur. Bundan dolayı Eşariliğin şiddetli
imancılığını asıl büyük İslam uygarlığının ortadan çekilerek skolastik ve
kapaliı İslam medeniyetine yerinin bırakmasının başlangı diye göstermek yerinde
olur.
Eşariliğin şiddetli imancılığına
karşı Orta Asya’dan yeniden felsefe ve akılla imanı uzlaştırmaya çalışan
Matüridilik doğdu. Bu akım Ebu Mansur Matüridi
tarafından açıldı. Semerkand’da yaşamış ve orada ölmüş olan
Matüridi, Ebu Bekir Cüzcani’den
ders görmüştü. Bu akım içerisinde Muineddin Nesefi, Burhaneddin Nesefi,
Necmeddin Ömer Nesefi ,Ebül-Berekat Nesefi gibi büyük kelacılar yetişti.
Görülüyor ki Matüridilik, esas itibarıyla,Orta Asyalı bir türk akımı idi.
Ebu Hasan Eşari’yi izleyenlerden Ebu
Hasan Bahili, İbni Fevrek, Ebu İshak Esferaini(s:445), Abdullah hani,İmam
Bakillani en ünlüleri idi. Eşarilerin tartışmaları,eleştirileri, saldırıları
çoğu kere felsefi kuşkuculuk üzerine dayanıyordu; duyuların, aklın gerçeğe
ulaşmak içindeki yetmezliğini göstermeye çalışıyorylardı. Bunun için Yunan
felsefesinden yararlanmakla birlikte birçok noktalarda onu aşşıyar ve yeni
kanıtlar getiriyorlardı. Eşrilerin bu dönemdeki imancılıkları kaba bir ortak
bilgi değildi. tartışma ve kanıtlarının kuvveti sayesinde bir süre sonra eski
Mücessime, Müşebbihe, Sıfatiyye, Kaderiyye,Cebriyye,Mutezile akımlarından eser
kalmadı. Ehli sünnet doktrinini kuvvetlendiren bu hareket sonunda teokratik
devletin mutlak egemenliğine hizmet eden bir fikir akımı, adeta resmi ve belirli
hizmet gören bir hareket halini aldığı zaman artık ilk zamanlardaki
heyecanını,fikri canlılığını kaybederek yalnızca taassup aracı haline gelmiştir.
Ebu Hasan’ın yolunda
ilerleyen en büyük Eşari kelamcısı Ebu Bekir Bakillani’dir.
Bu kişiden itibaren kelam daha felsefi bir karakter aldı. mantık ve felsefeyi
kendine zaman zaman delil bulmak veya reddetmek için kullandı. Onun mesleğini
devam ettiren de İmam -el Haremeyn ve Ebül-Maali Cüveyni ’dir. Eşarilerbir süre
devletin hücumuna uğdaktan,nefyedildikten sonra nihayet Selçuk hükmdarı Melik
Şah’ın egemenliği sırasında vezir Nizam-el-Mülk sayesinde yeniden itibar
kazandılar. En büyük Eşari filozofu olan Gazali, bu kişinin kurduğu Nizamiye
Medresesi’nin başına getirildi. Gazali, geniş bilgisi sayesinde kelamın ilimler
karşısındaki konumun belirlediği gibi akılcı filozoflara şiddetle hücum etti.b
batıda yayılacak olan kelacı iradecilik akımını başlattı. Fakat bunlardan başka
ilk kez kelamın tasavvufa doğru dönmesini ve ilahi hakikate ulaşmak için son
menzil olarak tasavvufa yer verilmesini sağladı. bu suretle o zamana kadar
tasavvufla kelamın çoğu kere araları açık olduğu halde, Gazali’den itibaren bu
açıklık kaybolmaya başladı.
Gazali’den sonra, kelam,
yeniden felsfeyle birleşmeye çalıştı. Fıkıhçı (fakih), kelamcı, vaiz ve usülcü
olan Ebül-Vefa bin Ukayl, Eşariliğin tartışma konularını sistemleştirmeye
çalıştı. İmanı, felsefe ve akılla uzlaştırmaya çalışanlar (Maturidiler) den Ömer
Nesefi, felsefi önemi olan eserlar verdi. Şehristani, kelam tahini düzenledi.
Bütün İslam mezheplerini inceleyen Milel ve’l-Nihal’i ile ün kazandı. Fakat
bunlar arasında en önemlisi Fahreddin Razi idi. Eşari kelamı, onunla birlikte
yeniden felsefeye dönmüş;mantık,metafizik ve ahlaka dayanan sistematek bir bilgi
durumuna gelmiştir. Fahreddin razi, mutasavvıflara saldırıyordu.
Nevmeddin Kübra ve Bahaeddin
Veled (Mevlana’nın babası) ile araları açıktı. Hatta bu
mücadelede öylesine ileri gitti ki bu kişinin memleketten sürülmesini sağladı.
Razi çok bilgi bir adamdı: Kelamı ilgilendiren İslami ilimlerden
başka,felsefenin bütün konularıyla, tabiatla, hatta gaybi ilimlerle uğraşıyordu
Bu konudu Es-Sır-el-mektum adlı bir eser yazmıştır. kelamda en önemli eseri
Muhassal dı. Ayrıca Kitab-el-erbain fi usul-ed-din’ i, Mülahhas ’ı, Cami-
el-ulum’u da önemlidir.
Razi’den sonra en büyük
kelamcı, Seyfeddin Amidi’dir. Bu zat panteizm karşı
kelamı savundu. Felsefi kelama daha bir önem verdi. Kelamın ana sorunlarında
artık eski Eşariler gibi düşünüyordu. Bu hazırlıkların Seyyid Şerif üzerine
büyük etkisi olmuştur. Seyfeddin’in en önemli eserleri Ebkar-el-efkar ile Rumuz
-el künüz’dur;Onu izleyen Nasir Tusi, büyük bir
alim(s: 446) ve filozof olduğu kadar kuvvetli bir kelamcı idi.Tusi, Meraga’da
İlhanlıların kurdukları rasathaneda heyetle, matematikle uğgraştığı
gibi,felsefeye,ahalka ilişkin de önemle eserler telif etmiştir. Kınalızade Ali
Efendi ’nin kısmen tecüme ve kısmen başka düşüürlerin görüşleriyle karıştırdıı
Ahlak adlı eserin sahibidir. Ahlak-ı Nasıri İslam dünyasında ilk sistematik
ahlak kitabıdır. Sadrettin Konevi ile panteizm ve
doğa felsefesi ile ilgili olarak “muhabere" şeklinde esaslı tartışmalar
yaptı.Kelama ilişkin en önemli eseri Tecrid ’dir. Kelam tarihine klasik
olan bu kitap sonradan pek çok kişi tarafından şerhe edilmiş, yakın zamanlara
kadar Osmanlı medreselerindde okutulan belli başlı kitaplardan biri idi.
Razi’nin Muhassal ’ına bir özet yazdı. İbn Sina’nın İşarat
’ını şerh etti. Moğol İstilasının Düşünce ve Bilim Hayatına Etkisi
Moğol istilasından sonra genel
felsefe ve kelam hareketi bir süre durgunluğa girdi. Fakat Anadolu selçukluları
ve İlhanlılar zamanında düşün hayatı yeniden canlandı. Bu dönemde yetişen
kelamcı ve tefsircilerin en ünlüsü Kadı Beyzavi’dir. Beyzavi’nin büyük
tefsirinden başka Tavali adlı kelama ilişkin eseri İslam dünyasında çok
yayılmıştır. Anadolu Selçukluları zamanında Sıraceddin Ürmevi Mevlana ile aynı
zamanda Konya’da yaşamış olup Matali’el-envar adlı yarısı mantığa yarısı da
kelama ait olan eseriyle tanınmıştır. Bu eser sonradan bir çok kere şerh edildi.
Bu felsefi kelam hareketlerinin
karşısında (ki en büyük kısım Orta Asya, İran ve Anadolu’daki Türk ve Fars
alimleridir) Suriye’de bir Arap hareketi başladı. Felsefi şerhlere başvurmadan
kelamın ana meselelerinde doğrudan doğruya ilrk zamanın bakir fikirlerine dönmek
istediği için bu harekete Selefiye denir.Selefiye hareketinin başında Arap
kelamcısı İbn Teymiye’yi görüyoruz. Bu kişi
Kuran’dan ve Peygamber zamanından ayrılan bütün felsefi kelam hareketlerini
yanlış yola sapmış saymaktadır. Eserlerinden büyük bir kısmını onların
eleştirisine ayırmış,bununla birlikte yine mantıktan ve felsefeden alınmış
kuvvetli delillerle onların çelişkilerini göstermek suretiyle saf bir imana
dönme çarelerini araştırmıştır. Eserlerinin en önemlileri Seb’iniye ,Tis’iniye ,
Minhacüs-sünne çeşitli akımlara karşı reddiyelerdir. İbn Teymiye’nin yolundan
giden kelamcılar Selefiye diye tanınırlar. Bunlardan en ünlüsü Şemseddin Zehebi
’dir. Bu kişinin Tehzib adlı eseri ile Beyhaki ’nin Sünen ’i ve İbn Cevzi ’nin
Tenkih ’i bu yolda yazılmış önemli kitaplardır. Aynı yolda yetişen diğer bir
büyük kelamcı da İbn Kıyem-el-Cezvi ’dir. Bir çok eseri arasında en ünlüsü
Zad-el-mead ’dır. İmameddin İbn Kesir-ed-Dimişki çok tanınmış bir
müverrih,müfessir ve hadisçi olduğu kadar büyük bir kelamcıdır. Selefiye
yolundaki araştırmalarını özellikle El-Bidaye ve’n-nihaye adlı eserinde
toplamıştır. Selefiyenin faydası felsefeci kelamcılar arasına giren görüş
ayrılıklarına son vermekti. Fakat bu akımın kuvvetlenmesi hür düşünce ve felsefi
araştırmayı durdurduğu için bir bakımdan da zararlı olmuştur.
Bununla birlikte felsefi kelam
hareketi yeniden canlanmakta gecikmedi. Bunların başında
Kudbeddin Şirazi gelir. Bu kişi ilk olarak
Şiraz hastanesinde çalışarak başladı. Nasireddin Tusi ’den yararlandı. İbn
Sina’nın İşarat’ını okudu. İşarat’ı şerh etti. Kelamla felsefeyi yeniden
uzlaştırmaya çalıştı. Bu kişinin temel hizmetlerinden biri de Sadr-üş-şeria
unvanıyla İslam dünyasında tanınmış olan Übeydullah bin mesud'u yetiştirmesidir.
Bu kişinin kelama ait en önemli eseri Tadil-el kelam’dır. Bu sıralarda İbn
Teymiye yolunda devam eden kelamkcılardan biri (1275) Şemseddin İsfahani’dir ki
birçok eseri arasında Beyzavi’nin Tavali şerhi ünlüdür.(s:447)
Bundan sonra
Kadı Adudeddin-el-İci yetişti ve kelam tarihinin en
önemli eserlerinden biri olan Mevakıf ’ ı yazdı. Fakat asıl eserin
ününü sağlayan ve felsefi genişliğini veren Seyyid Şerif Cürcani ’nin şerhi
oldu. Bu kitapta ondan bazı parçaları verdik. Mevakıf daha önce pek çok alim
tarafından şerh edilmiştir. Bunlar arasında Kermani Hasan Çelebi, Kınalızade,
İbn Kemal, Alaeddin Tusi vs’nin şerhleri vardır. Bu yüzyılın büyük kelamcıları
arasında bir de Kutbeddin Razi ’nin adını anmalıyız. Sıraceddin Ürmevi’nin
Metali’ i hakkında bir şerh yazdığı gibi kendisi de yeni bazı eserler yazdı. Bu
devirde telif eserlerden daha çok şerhlere,haşiyelere talikat rastlıyoruz. Bunun
nedeni yalnız eskilerin alışamayacağı ve onlara bir şey katılamayacağı
hakkındaki düşünce değildir. Çünkü bazı şerhler asıl eserlerden çok fazla ün
kazandığı gibi, oradaki bir çok düşünceyi de eleştirmiştir. Bu, daha çok
kuvvetle yerleşmiş olan medrese geleneğein bozmamak ve öğretim (tedris?)
hayatının özünü oluşturan bazı kitaplanr ve onların programları için yeni i
vermek icçindir. Elbette aynı eser hakkında pek çor şerh içerisinde ancak
düşünürün gücü ölçüsünde bazılarını önemi vardı.
Timurlenk devrinde Orta Asya’da
fikir hayatında yeni bir canlılık görüyoruz. Bunlar arasında özellikle üzerinde
durulması gerekin iki büyük kelamcı vardır: Sadeddin
Teftazani ve Seyyid Şerif Cürcani .
Teftazani’nın kelama ilişkin öen önemli eseri Makasıd ’ dır; yine kendisi
tarafından şerh edilmiştir. Bu eser ayrıca Ali el-Kari, Sinoplu İlyas, Şeyh M.
İci tarafından da şerh edildi. Ayrıca tetazani ötekinden daha az değerli olmamak
üzere Nesefi ’nin Akaid ’ini şerh etti.
Düşünce tarihimizde Seyyid Şerif
diye tanınan Seyyid Sünd-el Cürcani, kelamda olduğu
kadar felsefe ve mantıkta da derin bilgisi ve yeni görüşleriyle devrinde göze
çarpmaya başlamıştı. Zamanının büyük kelamcıları ve filozoflarıyla olduğu kadar
doğa ve matematik bilgeleriyle de derin tartışmalara girmekteydi.En büyük eseri
kuşkusuz Mevakıf şerhi’dir. Bu kitap: 1) Mukaddemat 2) Umumi prensipler 3)
Arazlar 4) Cevherler 5) İlahiyat 6)Sem’iyyat olmak üzere altı kısımdan oluşur.
Yazar, bunlardan herbirine durak diyor ve bu durakları da gözlem yeri diye
bölümlere ayırıyordu. Eserin baştan dört kısmı tamamıyşla mantık,felsefe ve
metafiziğe aittir. Ve İslam dünyasındaki düşünürlerin büyük görüşlerini
özetleyerek ve tartışarak kendi açıklamalarına ulaşıyor. Türkler ve Mani Dini
İslamdan önce Türklerin kabul etmiş
oldukları dinler arasında üzerlerinde en çok iz bırakmış olan Maniheizm idi.
Orta Asya’da Türk tarikatlarının doğuşunda, Türk tasavvufunda bunun etkisi
hissediliyor.Bu etkinin derecesi ve şekli inceden inceye incelenmiş değilse de
bazı tahminler yapmak olanaklı olmaktadır. Herhalde bu konu Türkler üzerinde
Bouddihiste fikir akımlarının etkisiyle birlikte işlenmeye ve üzerinde durulmaya
değer. H.H. Schaeder ’in “İnsan-ı kamil” kuramıyla Maniheizm arasında ilişki
araması çok genel ve yüzeysel bir karşılaştırmadan ibaret olmakla birlikte
yersiz de değildir. Böyle bir karşılaştırmayı kolaylaştırmak için biz burada
eski Türk mani metinlerinden bazı parçalar aktaracağız:
“Burkan şöyle söyledi: Bütün
yaratıklarda bilgi az, bilgisiz çok; üç cevhere tapan yaratıklar az, şeytana,
deve,sihirbaza tapan yaratıklar çok. Saf iş yapan yaratıklar (Tinliğler) az,
kötü iş yapan yaratıklar çok. İyiliğe çalışan yaratımklar az, kötülüğü koşan
yaratıklar çok. Uzun yaşayan yaratak az, vakitsiz ölen yaratık çok (s:449). Zühd
içinde, geniş yürekli yaratık az, dağınık yürekli sapkın yoldaki yaratıklar çok.
Vahşi yaratık çok,adil yaratık az. Hileci ve fesat yaratık çok, tak biliggili,
mal istelmeyen yaratık az. Çok isteyen bilgisiz yaratık çok, sadaka vermede
cömert yaratık az.Yalancı yaratıklar çok. Kendilerinin bahtsızlığı yüzünden
hayatları bu alemde uzun,devamlı zahmet içinde geçer. İl sayarak, şehir sayarak
dolaşıp dururlar; yahut aksakallı olanlar onlara cebir ve tazyik ederler.Ağır
azaba uğratırlar. Ağır vergi alırlar. Fukara halk kendisinin bahtsızlığı
yüzünden yoksul düşer,son derece zahmetle kazanca çalışır. Fakat buna rağmen
hiçbir şey eylde edemez. Hayat boyunca ekini bitmez. Çıplak, aç yüarür. Son
derece zahmet çeker. Bütün bunların kendi bilgisizliği,kötü işleri yüzünden
olduğunu anlamaz ki, benim geçmiş alemde yaptığım kendi işlerim bana böyle
zahmet çektirir, der. Tersine olarak,yere,göğe, Burkan’a,İle, hana, Beye esef
eder,fakirleşir. Onlar saadet vermiyor,bana bırakmıyor, der. İmdi bu
bahtsız,uğursuz yaratıkların yanlış, kötü işlerini gidermek için
çaresini,aracını bulasın ki,ona göre ne yapacaklarını bilsinler. Bu kadar çok
ağır zahmetlerden kurtulsunlar. Tanrım! O zaman Tanrı Burkan, pervasız Budi-sava
öğüdü takdir etti.
Bütün bahtsız ve sapkın olan
yaratıklar için doğru yol: Sizler,bütün asil kişiler iyice dineleyiniz! Sizlere
etraflı haber verdeyim. Geçmiş Burkan’ların anlattıkları şeyi ben yina
anlatıyorum. Gelecek Burkan’lar da onu yine anlatacaklar. Fakat yerde,gökte
yaratıkların en üstünü,en saygılısı kişiden, insandan daha saygıdeğeri yok. Ol
kim kişi denir, kalbinin sağlığı ve temizliği olup gönlünde eğri düşünce
olmasın., Ten işi de saf ve doğru olup böylesine solunun işi halis, sağının işi
saf denir. Her kaman halis saf yolunda yürürse o zaman insan sayılır;anın için
böyle bilmek gerek kanunu,töreyi insan süsler,insan sayar,insan yetiştirir.
Kanunlar onunla yükselir, muteber olur. Aynı kanun düzeni nitekim inhsanı
süssler (ziynet verir). Çünkü hangi yaratık bu kanunu umut ve sığınak edinirse o
yaratık yine saadete erenlerden sayılır.
Yine ey pervasız Burkan böylece
bilin. Bütün kullar zahmet çekip insanın bedenini (tenini) alırlar. Fakat insan
tenini alıp yine iyi iş işlemezse hakiki kanunua (buyruğua) boyun eğmeden aksi,
kötü yanlış düzeni tutarlar. Her türlü kötü işi yaparlar. Ne zaman ki teni
bırakarak üç yola saparlar;son derece ağır zahmete düşerler.
Bu gibi günahlı, işleri kötü giden
kullar,bu buyruğu işitipi gönül rahatlığı ile inanır da kötülemezlerse o suçtan,
o günahtan,o ağır azaptan kurtulur. Azap denizinden ve azap deryasından çıkan
ebedi saadete (mutluluğa) erişir. Bütün hayatlar, bütün ruhlar buyruğu izlerse
himaye olunur; teni o zaman tehlikesiz olur;vakitsizecelsiz ölmez. Gönül saflığı
ona böylesi ödüller getirir. Onun için her zaman ne demek gerek? Herhangibir kul
bu buyruklar (kanunlar) kitabını yazdırsa,okusa, okutsa ya da anlattırsa, tam
töresince,saygı gösterip anlatırsa,tapınarak ona derse, o iyi işin sayısı ve
hesabıyla hemen o kul Burkan saadetini bulur. Yine böylece anlayın: herhangi bir
kul bilgisizce kötü bir iş yaparsa, ters nizama inanırsa., düzensiz kötü işler
yaparsa, bu yüzden büün kötü işli şeytan ters buyuruklu batıl insanlar,kötü
ruhlar,devler, kuzgunlar,baykuşlar,her türlü remiz işaretler,hepsi evde barkta
görünürler. Gelip hiddet ederler,çeşit çeşit hastalık ve rahatsızlık getirirler.
Fakat insan iyi niyetli bir inasn olur da bu kanun kitabını evinde okutursa
felaketler ve tehlikeler hepten yok olur. Tenleri, hastalık, ıztırap ve tehlike
görmez. Fakat kitabı okumak iyi işin fazileti budur: Herhangi kulda arsız
şuur(s: 450) (tamahkarlık) son derece kuvvetli olup öfke, hırs fazla olduğu
zaman ağır zahmet çekse;bilgisizlik,kibir fazla olup bunun gibi düşkünlükler onu
sürekli rahatsız ettiği zaman yine bu kanun kitabsbını okutmuş olsa;sayarak,
tapınarak, uyarar onu tutsa,yalnız üç defa okusa, kötü şeyler böylece
kaybolur,söner, sükun bulur. İyi niyetli lütuflu gönül,mesut gönül,saf
gönül,bütün Burkan’lar ilmine ulaşır. Kanunu (buyruğu) bilir. Hangi kul
yakıcı,yarıtıcı iş güç,örneğin şehir, köy,ev-bark yapmak, yaratmak isterse,ilk
önce bu kanun kitabını üç kere o erde okumak grek. Ondan sonra toprak kaparak
duvar örüp çamur yoğurarak işe ve güce başlamak gerek. Sonra emniyetle ev bark
kurmak gerek.
Bu kitap yersuda(dünyada) herhangi
yerde, kavimde varolunrsa onara sekiz Burkan ’ların, Hürmüz Tanrı ve başka
bütün türlü tanrılar canlara,ruhlara çiceklere, güzel kokulara böyle saygı
gösterirler,tapar,tapınırlar;güya Burkanlara tapıyor ve tapınıyormuş
gibi..Burkanlardan ayırmaksızın sayarlar. Dahi yine pervasız Burkan! herhangi
asıllar, oğlu kızı bütün kullar için bu kanun kitabını okusa, derin manasını
anlasa,nüfuz etse, o kulun vücuduna Burkan vücudu denir. Gönlüne de Burkanlar
gönlü denir. Niçin derse, o kul her zaman basiret gözü ile türlü türlü tükenmez
güzel renkler ve şekiller görür.Örnek ve şeklin aslı esası yok,boş denir. O yoku
bilen bilge şuura özellikle Burkan şuuru denir. Onun için kullar iyi,gerçek
renkler bulup her şeyi yok,boş görse, kulun gönül ve şuuruna Burkanlar, şuuru
denir. Zamanında böyle bilse ren,şekil ve altı türlü düşmanlarından kurtulur.
Burkan mutluluğunu bulur. O şey ki ona renk,şkil denir,yok, boş da onun özüdür.
Renkten başka yok,boş bulunmaz, yoktan başka da renk şekil bulunmaz,geriye
duygu,düşünce,iş, ilim özelliklerini hep böylece anlamak gerek Bu beş özelliğe
böylece nüfuz edebilirse, o kulun vücuduna asil renkle Burkan denir. Kulağı
daima türlü türlü bitmez tükenmez işitir. O şey ki ses denir,yok, boş da özüdür.
O şey ki yok, boş denir,ses de onun özüdür. Sesten başka yok, boş bulunmaz.
Yoktan başka ses bulunmaz. İşitilen seslerin hepsine böylece nüfuz edilirse,
okulun vücuduna asil sesli Burkan denir(koku ve tat için de böyle).
O şey ki,ona düzen denir,yok,boş da
onun özüdür. O şey ki yok, boş denir,dıyş nizam da onun özüdür. Nizamdan başka
yok,boş bulunmaz. Dışardan gönle gelen nizamların hepsine böylece nüfuz
edebilirse, o kulun vücuduna nurlu Burkan vücudu denir.
Fakat her kim bunları anlamadan ayrı
ayrı şeyler sansa, yahut kötü iş ardından giderek ters veya kötü tutsa, o kul bu
dünyada sünürün. Yahut yukardaki ışıklı Tanrılar elinde mesut olur. Yahut
aşağıda üç kötü yola girerek azap çeker.
Dahi yine bütün kulların yürekleri,
şuurları ve vücutlarına “Burkan mahfazası” denir. Her kim üç hazinelian ibaret
buyrultuyu tamamen kalbinde tutarsa kağıda yazılmış tanır ve sonra ne zaman
fırsat olursa bir başkasına öğretir.
Ondan başka Arkant Pratikubut ve
diğer bütün Şravikler yahut bütün düşkünlüklere hakim olan insanlar ve
alimlerin hiçbiri bunu bilmez, anlamaz ve nüfuz edemezler.Dahi yine herhangi bir
kul bu kanun kitabını öğrenip dipsiz,derin anlamına nüfuz edebilirse o kulun
kalbi, bilinci ve vücuduna Burkan kanununun mahfazası(kasası, sandığı, kutusu)
denir. Ondan başka insanlar,kullar gözönüne alınırsa,onlar (bu dünyada) (s: 451)
sarhoşlar gibi dolaşır dururlar. Bir türlü düzeltemedikleri batıl düşünceler
izhar ederlerse ve böylece bilmezlerse ki, bu benim kendi yüreğim,vücudum,
Burkan’ın kitaplarının temeli olur,deyüp sonra o kul bu dünyadaki deniz derya
çevrinitisen dolar. Sayısız onbinlerce varlıklar halinde doğan ölür. Devri daim
içinde zahmet çeker. Burkanlar kanunu işitmez, o zaman beşyüz tanrı oğlu o
cemaatte hazır edile. Abd al-Rahman Ibn Mohammad is generally known as Ibn Khaldun after a remote ancestor.
Göçebe Hayatın Düşkünü
Büyük Düşünür:
İbni Haldun
Büyük İslam düşünürlerinin
sonuncusu, Tunuslu tarihçi İbni Haldun' dur. O, 14. yy’ın gerçek bir zirvesidir.
“Devlet düzeni dinsel kurallara dayanmak zorundadır” düşüncesine katılmadığını
açıklayabilmiş bir düşünürdür. Mukaddime, İkinci Abdülhamit döneminde yasak
kitaplar arasına sokulmuştur.
(Bilim ve Ütopya, Mart 1999 Sayı
57)Yalnız İslam dünyasının değil, çağının bütün fikir ürünlerinin en ileri
abidesiydi. 14. yüzyılın bu büyük insanı, her bilgini etkileyecek çapta gerçek
bir düşünürdür. Ünlü eseri Mukaddima ’yı 14. yüzyılın sonlarına doğru, yani
Osmanlıların bir beylikten bir imparatorluğa doğru gelişirken kaleme almıştı.O
yalnız İslam düşünürü olarak değil, önce Türkiye” yani Osmanlı ulemasının en çok
etkilendiği bir düşünür olarak da önem taşıyor. Osmanlı uleması, İbn Haldun’u
Arapça aslından okuyordu. Bununla birlikte, Mukaddima ’nın ilk kez çevirildiği
edildiği dil Türkçe olmuştur. Bu çeviri iki aşamada tamamlanmıştı. Eserin ilk
kısmını 1730'da Pirizade, Türkçe’ye kazandırdı; sonra uzun süre tamamlayıcı bir
girişim yapılmadı; ancak 19. yüzyılda tarihçi Cevdet Paşa eserin ikinci kısımını
da çevirmişti.
İbn Haldun, Batı dünyasında da
büyük bir ilgi görmüş ve çeşitli şekillerde yorumlanmıştı.Irkçılık kokan akımlar
içinde İbn Haldun’u da kullanmak isteyen bazı şanssız girişimler dışında
yazarımız esas itibarıyla düşüncesindeki dini ve rasyonal unsurların ikiliği
açısından tartışma konusu olmuştur. Daha açık bir ifarde ile İbn Haldun’un
dogmatik bir ilahiyatçı mı,yoksa dini maske olarak kullanan rasyonalist bir
düşünür mü olduğu sorusuna yanıt aranmıştır.
Hiç kuşkusuz İbn Haldun çağının
İslami dogmalarına inançla bağlıydı ve dini ortodoksi içindeydi. Büyük düşünürü
tamamen laik ve rasyonel bir görünüm içinde sunan yazarlara, Gibb, bu noktayı
ikna edici bir biçimde hatırlatmıştır.(1933). Ne var ki burada yine kalasikk
“teokrasi-laiklik” tartışmasına dönüyoruz. Ne kadar kapsamlı olursa
olsunlar,kutsal kitapların ve bunları9 yorumlarının toplum hayatını her yönüyle
açıklaması ve “aydınlatması” pratik olarak olanaksızdır. Bu yüzden skolastik
düşüncenin en yaygın olduğu çağlarda bile, rasyonel analizler tamamıyla ortadan
kalkmamışlardır. İbn Haldun bu rasyonalizm marwını, adeta skolastik düşüncenin
sınırlarını(s: 116) zorlayacak derecede başarıyla kullanmıştır. bu yüzdender ki
bazı yazalar tarafından, asılnda tam bir rasyonalist olduğu halde, İslami
dogmaları ihtiyatlı bir biçimde, fakat inanmadan yineleyen bir yazar olarak
sunulmuştur. İnsanların gerçek inançları üzerinde spekülasyona dayanan böyle
iddiaların pozitif tarip açısından bir değeri olmadığını biliyoruz. Bu bakımdan
A. Toynbee’nun “insan aklının bütün çağlarda ve bütün ülkelerde yarattığı bu tip
eserlerin en büyüğü” diyebildiği Mukaddima ’da temel İslami dogmaların da ifade
edilmiş olması, eserin değerini azaltmamaktadır.
İbn Haldun
çeşitli tarihlerde ve çeşitli
yazarlar tarafından modern tarihçiliğin, siyasal bilimlerin ve sosyolojinin
kurucusu olarak görülmüştür. Daha yakın bir geçmişte ise bir Fransız bilim adamı
tarafından “azgelişmişlik “ olgusunun tarihi nedenlerini ilk olarak objektif bir
şekilde açıklayan düşünür olarak selamlamıştır.(Yves Lacoste; İbn Khaldoun,
Paris,1966).Bu yazara göre İbn Haldun, Marks’ın “Asya tipi üretim biçimi”'ni
haber eren bir şekile sorunu ele almış ve “şehirlerin iktisadi ve siyasal planda
zaaf ve yeteneksizliklerini vurgulayarak” (Y. Lacoste) çağdaş geri kalmışlığın
tarihi kökenine inmiştir. Bu sorunun tartışılması konumuz dışında kalıyşor.
Bununla beraber, Yves Lacoste ile birlikte yineleyelim ki “İbn Haldun örneği
rasyonalizmin (İslam dünyasında) 14. yy’da dahi henüz boğulmadığını gösteriyor.”
Ve İbn Haldun’u incelemek “çağımıza sırt çevirmek değil,günümüzün büyük
sorunlarının en ciddisinin derin nedenleriyle ilgili analizi ilerletmektir.”.
Burada sözü Osmanlıların - ne yazık ki kullanamadıkları-tarihi şanslarına
getiriyoruz. Önce düşünürün bazı temel (s: 117) fikirlerini anımsayalım.
İbn Haldun aşiret hayatından
yerleşik düzene geçişi, bir başka deyişle hanedan devletlerininin kuruluş
sürecini anlatıyordu. Yazar “davla” sözcüğünü hem “hanedan”, hem de “devlet”
anlamında kullanmaktadır. İbn Haldun bu evrim sürecini ilerici bir felsefeye
oturtuyor ve uygarlığın gelişimi olarak görüyordu. Bu gelişimde “dayanışma ruhu”
olarak çevirebileceğimiz “asabiya” kavramına özel bir önem veriyor ve
başlangıçta kan birliğine dayandırdığı “asabiya”nın gelişimini açıklıyordu.
Yazar göre “asabiya” dışardan katılmalarla (izleyiciler-istila; köleler-ibidda;
yabancılar- mavali) değişik şekiller alabiliyordu. Hatta yazarımız “büyük
hanedanlar din kökenlidir” diyerek “asabiya”nın İslam devletlerinde aldığı şekle
de ışık tutmuştur.
İbn Haldun, aydınlatmaya
çalıştığı evrensel gelişimin ne gibi “siyasa”lara dayanacağını da tartışmıştır.
“Siyasetsiz uygarlık olmaz” diyen yazarımız iki tip “siyasa” saptamıştır.
Bunlardan birincisi Eflatun’un Cumhuriyet’inde ifadesini bulan “medeni
siyasa”;iknicisi ise realist bir yaklaşımın ürünü olan “akli siyabsa” idi.
Yazar, “akli siyasa”yı da İslam öncesi İran biçimi ve İslami dogmalarla birlikte
uygulanan biçimi olmak üzere iki şekilde ele alıyordu.
İbn Haldun,
eski Yunan düşüncesi ve “prensiplerin aynaları” geleneği izinde,siyasetin
temelinin “adalet” olması gerektiğini vurgulamış ve Osmanlı siyaset felsefesini
özetleyen “daire-i adliye”yi dele getirmiştir.
Bu düşünce tarzında bir devlet
düzenini en fazla tehdit eden şey “zulüm”dür. Bu ise “Mülk’ün (yani devletin)
çeşitli haksızlıklar (s: 118), dayanılmaz vergiler, angaryalar ve müsaderelerle
yozlaştırılmasına yol açmaktadır. Burada yazarımızın modernizme açık ve
aydınlanma geleneği yönündeki düşünceleriyle karşılaşıyoruz.Gerçekten İbn Haldun
“zulüm” yönetimini kınarken özel mülkiyeti,ticari ve sermayedarlaı
("mutamavvil”) hararetle savunmuş,müsadereleri de eleştirmiştir. Batı’da
feodalizmin çözülmeye başladığı ve kapitalist ilişkilerin uçverdiği yüzyıllarda
bu fikirler Osmanlılar için esin verici olmalıydı. Bununla beraber,Osmanlı
uleması İbn Haldun’u daha çok tutucu bir biçimde yorumlamıştır. İbn Haldun’un yukarda hatırlattığımız bazı temel fgikirleri bize Osmanlılar tarafından neden ilgiyle karşılandığını da açıklıyor. Mukaddime yazarı,Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun ve büyümesinin çağdaşı olmuş ve onu adeta bir fotoğgraf sommuktluğu içinde sergilemiştir. Bu yüzden toplumların hayatlarını insan hayatı gibi üç dönemde ele alan yazar,Osmanlılara gençlik ve olgunluk çağlarını anlatan bir yazar gibi görünmüştür. Ancak 17. yy’dan itibaren evrimle ilgili tezleri güncelliğini kaybediyor ve özel mülkiyet ve varlıklı sınıflarla fikirleri ön plana çıkıyordu. Osmanlılar açısından anakronizm 17. ve 18. yy’da başgöstermiştir. Bu dönemde,özellikle Naima örneğinin gösterdiği gibi,Osmanlı uleması İbn Haldun’u tutucu bir biçimde kullanmış ve önyargıları yererek tenkitçi düşünceyi öven büyük düşünürün gerisinde kalmıştır. Osmanlı fetihlerinin bitmesi;fakat savaşların devam etmesi devlet harcamalarını arttırmıştı. bu yüzden 17. ve özellikle 18. yy’da müsadereler artmış ve özel hukukun koruduğu mülkiyet düzeni siyasal saldırıların konusu olmaya başlamıştı. Osmanlı tarihçileri 19. yy’da yani İbn Haldun’u övmeye ve onun bazı fikiirlerini (s: 119) aktarmaya devam etmiştir;fakat onu çağdaş bir şekilde yorumlayarak geliştirememişlerdir. Bu konuda Batı’daki gelişme ile yapılacak bir karşılaştırma,bize Giambattista Vico’yu hatırlatıyor. Gerçekten 18. yy’da yaşayan İtalyan düşünürü kapsamlı bir tarih felsefesi geliştiriyor ve toplumların tarihini,bireylerinki gibi üç çağa ayırıyordu. İbn Haldun,tarih anlayışını nasıl son tahlilde dini dogmalara dayandırıyor ve ilahi irade ile açıklıyorsa,G.Vico da tarih felsefesinde Hıristiyan bir konsepsiyondan kurtulamıyordu. Ancak Batılılar G.Vico’yu,Osmanlıların İbn Haldun’u değerlendirmelerinden çok farklı bir şekilde ele almış ve modernleştirmişlerdir. Gerçekten 19. yy’da Fransız tarihçisi Michelet,Vico’yu dinci terminolojisinden soyutluyor,rasyonel ve çağdaş bir tarih anlatımına temel yapıyordu. Böyle bir gelişim neden Osmanlı toplumunda da gerçekleşmemiştir? Böyle bir soruya yanıt verebilmek için önce sorunun kapsamını genişleterek,onu, insan düşüncesinin bütün dallarını içerecek şekilde ifade etmek gerekiyor sanıyoruz. Böylece soru “Osmanlılarda dünya görüşü neden skolastik biçiminden kurtularak laik ve rasyonal bir biçim almadı?” şekline dönüşecektir. Uygarlık tarihimiz ve kimlik sorunumuzla ilgili bu temel soruya bugün de yanıt verilmediği kanısındayım.
(Taner Timur, Osmanlı Kimliği, s:
115-120)
İbni Haldun ne yazık ki
Türkler'in konumundan rahatsızdır. Çünkü ona göreTürkler, Arap kavminden
olmayan azatlılardır. Bu, ne İbn Haldun’u ne de Türkleri küçültür. Aşağıda
açıklayacağım.
İbni Haldun (1332-1406)
bulduğu her işte çalışmak zorunda kalmıştı. Zamanında Zalim Pedro ve Suriye' de
Timurlenk' le yapılan görüşmelere katıldı. Timur, İbni Haldun'a hayranlık ve
saygı duyardı. Bunların ikisi de kendisinin yanlarında çalışmasını
istemişlerdi.( M Bilimler Tarihi s: 195)
Soylu bir Arap ailesindendi. Tunus'
ta doğdu. Zeytuniye Medresesi’nde öğrenim gördü. Hocası İbni Abbeli' den felsefe
ve mantık öğrendi. Asıl eğilimi tarih üzerineydi. Yüksek memuriyetlerde bulundu:
Becaye Sultanlıığını idare etti. Bir ara hükümeti devirmek suçuyla yakalandı ve
Fas' taiki yıl hapis yattı. Kahire' de medresede ders verdi. İdam edilmesine
ramak kaldı. Siyasi görev almayarak Gırnata' ya gitti. Gırnata sultanı kendisini
vezirlik gibi büyük bir makamda kullandı. Onun yardımıyla Sevilya (İşbiliye) de
büyük bir memuriyet aldı. Üç sene kadar İspanya kütüphanelerinde çalıştı.
Memleketinde siyasi yaşam normale dönmüştü, o da memleketine döndü. Ama kısa
sürede Tunus' u terketmek zorunda kalddı. Çöle çekildi. Vaktiyle dedelerine
hizmet etmiş olan kabilelerin başına geçerek ücretli bir ordu kurdu. O zamanın
adetlerinden olduğu için elindeki ordu ile bazı şehirlerin korunması işini
yaptı. Yirmi yıldan fazla süren bu mücadeleden sonra yorulmuş olarak Tunus' a
yerleşti. Bir kütüphaneye kapandı ve aralıksız dört sene çalıştı. Bu sürede
Genel Tarih ve asıl ünlenmesini sağlayan Mukaddeme adlı yapıtlarını
yazdı.Yaşamının son döneminde(1384) Mısır' a çağrıldı, Kahire' de müderris
(profesör) olarak ders verdi ; ölünceye dek orada kadılık ( Maliki mezhebinin)
yaptı. Bu sırada Timur, Şam' ı zaptetmişti ve Mısır' ı da tehdit ediyordu. Mısır
hükümdarının Timurla görüşmek için gönderdiği heyetin içinde İbni Haldun da
vardı. Timur, onun ününü biliyor muydu? Bunu bilmiyoruz, ama iki adamın
birbirlerini takdir ettiklerini ve uzun uzun görüştüklerini biliyoruz.Timur,
Magripli(Tunuslu) tarihçiye, kuzey Afrika tarihi hakkında sorular sordu ve
Maveraünnehir ile iran'ın geçmişi hakkındaki bilgisiyle İbni Haldun'u
büyüledi.(Son tümce:Aksak Timur, s:137) Söylentilere göre Timur' un zaferlerine
ilişkin bir kitap yazarak Timur' un isteğini yerine getirmiş ve Mısır' ı onun
istilasından kurtarmıştır. İbn Haldun, gençliğinde bir veba salgınında annesini,
babasını ve bütün akrabalarını yitirmişti. Kendi ölümünden sonra da karısı ve
bütün çocukları Tunus'tan Mısır' a gelirken bir deniz kazasında öldüler.
İbni Haldun, politikada aktif
ilişkileri, gözlemleri ve deneyleri ışığında sosyolojiyle ve tarihle ilgili öncü
düşünceler ileri sürmüş, son derece zeki ve çalışkan bir düşünürdür. İltimas ve
rüşvete, zulme şiddetle karşı çıkan büyük bir İslam Hukukçusudur. İbni Haldun,
bir çok bakımdan Orta Çağ zihniyetini aşmış ve modern zihniyete yaklaşmış bir
düşünürdür. Bazı sosyologlar, İbni Haldun’u sosyolojinin öncüsü ve felsefe
tarihinin kurucusu sayarlar. Kitabı bir çok dile çevrilmiştir. Türkiye’de Cevdet
Paşa tarafından çevrilmiştir. Politik düşüncelerinin temellerini hayal gücüyle
değil yaşamsal deneylerden türetmiştir. İbn Haldun 1332'de Tunus’ta doğdu.
Bağımsız düşünceler üreten
düşünürlerin en ilginci İbn Haldun’dur. Modern düşüncelere iz bırakan etki yapan
düşünürlerden biri olarak onun tarih felsefesini gösterebiliriz. İbni Haldun,
birçok bakımrdan Orta Çağ zihniyetini aşmış ve modern zihniyete nüfuz etmiştir.
Bundan dolayı Batılıların dikkatini çekmiş hakkında birçok araştırmalar
yapılmıştır.Bazı sosyologlar İbn Haldun’u sosyolojinin öncüsü ve felsefe
tarihinin kurucusu sayarlar. Eseri, Baron de Slane tarafından Fransızcaya
1852-1856'da çevrilmiyştir. Avusturalyalı sosyolog Lilienfeld ve Paris Hukuk
Fakeltesi sosyoloji profesörü Rene Maunier, İbn Haldun’a çok önem verirler.
Mısırlı Hüseyin Taha Bey’in ve Cezayirli Bouthoul’ün bu filozof müverrih
hakıknda araştırmaları vardır. İbn Haldun’un kitabı Latinceye, Almancaya,
Rusçaya ve İngilizceye çecrilmiştir. Türkiye’de Cevdet Paşa taragfından
çevrilmiyştir. Osmanlı devrenideki birçok müverrrihim üerinde etsiki büyüktür.
Hiçbir düşünürün yaşamı ile
düşünceleri arasında İbn Haldun’da olduğu kadar sıkı( s: 253) bağlılık yoktur
denilebilir. Siyasi kuramlarını temellerini tetebbulardan çok tecrübesinden
çıkarmıştır. Bu karakter onu Rönesans düşünürlerine yaklaştırır. İbn Haldun
1332'de Tunus’ta doğdu.Hıdırmutlu eski bir Arap ailesindendi. Soyundan birçok
hükümdar,alim ve müverrih yetişmiştir. Zeytuniye medresesinde eğitim gördü. İbn
Abbeli adlı bir müderristen felsefe ve mantık öğrendi. Asıl eğilimi olan tarihi
bunlara yeğleyerek kişisel öğrenime yöneldi. Genç yaşta bir tarafta Kayrevan
Kütüphasinde çalışırken, bir taraftanda memuriyet hayatına girdi. Beni Hafs
hanedanının hizmetinde önemli görevler aldı. O zaman Cezayir’de hakim Beni
Merini hanedanı galip gelince görevini bırakarak onların hizmetinde yüksek
memuruytlere geçti. Fakat bir süre sonra hükümeti devirmek eyleminde
bulundu;yakalandı. Hapse atıldı. İki sene hapiste kaldı. İdam edilmesi söz
konusuydu. Siyasi görev almayarak Gırnata’ya gitti (Dip not: Hayatı ve
fikirlerine dair 253-259. sayfalardaki bilgilerin bir kısmı kısaltılarak
Bouthoul’un kitabından bir kısmı da Lilienfeld’in ve diğer bazı kaynaklardan
alınmıştır).
Gırnata Sultanı,kendisine vezirlik
verdi: Böylece İşbiliye (Sevilya)'de büyük bir memuriyet aldı. Üç sene kadar
İspanya Kütüphanalerinde çalıştı. Bu süre içinde siyasi sükunet sağlandığı için
ülkesine döndü. Eski hanedan tarafından yeniden vezirlğe getirldi. Fakat bir
süre sonra nedeni belli olmayan bazı olayların kurbanı oldu. Tunus’u terkederek
çöle çekildi. Orada eskiden dedelerine hizmet etmiyş olan Hilali Wkabileleri
arısında kaldı. Bu kabilelerin başına geçerek bir ücretli ordu. Orta Çağ’da adet
olduğu üzere o ordu ile birçok şehrin hizmetinde muhariplikle meşgul oldu. Yirmi
seneden fazla süren bu mücadele yaşamından sonra yoruldu ve Tunus’a yerleşti.
Bir kütüphaneye kapandı ve aralıksız dört sene çalıştı. Bu sürede Genel Tarih
’ini ve asıl onu üne kavuşturan Mukaddeme ’sini yazdı.
İbn Haldun her satırında belirttiği
kitapların yanıbaşında bütün Akdeniz havzasındaki görgülerini aktarır. Hayatının
son kısmında Mısır’a çağrılarak ölümüne kadar orada kadılık yaptı. Bu sırada
Timurlenk, Şam'ı zaptetmişti ve Mısır’ı tehdit ediyordu.Mısır Hükümdarı
tarafından kendisine gönderilen heyet arrasında İbn Haldun da vardı. Söylerntiye
göre Timurlenk’in zaferlerine ait bir tarih yazarak kendisin memlnun etmiş ve
mısır4ı kurtarmıştır. Hemen biraz sonra 1404'te öldü. karısı ve bütün çocukları
Tunus’tan Mısır’a gelirken Trablus civarında deniz kazasında öldüler.
Gençliğinde bir veba salgını bütün akrabasını, ana ve babasını öldürmüştü. İbn
Haldun, Tunus Hükümdarı’nın emriyle bir de Berberiler tarihi yazmış ve kitapla
bütün Ortaçağ Akdeniz tarihini tamamlamıştır.
İbn
Haldun’un Siyaset Felsefesi
İbn Haldun tarih bilgisiyle
görgülerine dayanarak, cemiyetlerin kuruluşu, siyasi bünyesi ve yıkılışı
hakkında bir kuram oluşturdu. Fakat bu kuram, dünya tarihinden çok devrin ve
İslam dünyasının gözlemlerine dayanmaktaydı. Önce, İlk Çağ’ı iyi bilmiyordu.
Sonra bu devir için bazı Roma esrelerinin devler tarafından yapılmış olduğunu
söyleyecek kadar ilgisizlik göstermiştir. Hıristiyanlık alemini de iyi
tanımıyordu. (s: 254). Nihayet İlk Çağ’ın büyük siyaset kuramlarından
habersizdi. çünkü Aristo’nun Politique’i İslamlarca bilinmiyordu. yalnız İbn
Sina ve İbn Rüşd aracılığıyla Yunan metafizik ve mantığını biliyordu. Bununla
birlikte diğer Orta Çağ siyaset kuramlarında olduğu gibi eserine ne lojik ne
teolojik fikirler tesir etmiştir.
Ounun tahlilinde rasyonalist
usulden hiçbir eser görülmüz. Bu bakımdan o Ortaçağ düşünürlerinin çoğu ile
çelişki içindedidir. Ona adeta Bacon’un öncüsü denebilir.Siyasi kuramının
dayandığı temel yalnız gözlem(müşahede) idi. Bu işi tesadüfi olarak yapmadığı
ve eserinin önemnden haberdar olduğu birçok kere söylediklerinden
anlaşılıyor,çünkü İbn Haldun ikide bir kendisinin gördüğü ve saptadığı şeylerden
başka hiçbir şeye inanmadığını ve “bütün devirler için” egemen olan bu kuramı
yalnız doğa ve eşyayı incelemekten çıkardığını ısrarla söylüyor.
İbn Haldun’un siyaset felsefesinin
en önemli karakteri natüralist olmasıdır. Siyasi düzenin akıldan,Allah’tan veya
diğer bir mystere’den gelmeyip sırf doğal bir olay olduğunu da ısrarla
söylemektedir. İbn haldun’un diğer bir özelliği de tek görüşlü olmayışıdır.
Siyasi bünyenin doğal bir varlık olduğunu sölyledikten sonra onun oluşturan
bütün doğal etkenleri birer birer incelemiş,önemleri sırasına göre herbirini
gereken önemi vermeyi unutmamıştır. Bundan dolayı İbn Haldun ’un pozitivizmi
bize çok cepheli görünüyor,zaman zaman bir çok kimse tarafından onun şu veya bu
nazariyeye benzetilmesi de bundan ileri gelmiştir.
Bu noktadan İbn Haldun felsefesinin
az çok benzediği kuramları gözden geçirelim.
1. İbn Haldun’da biyolojizm:
Toplumlar (cemiyetler) doğal varlıklardır. İnsanı toplum halinde yaşamaya
sevkeden bir taraftan yalnız başına üretim yapamaması,diğer taraftan da insan
içgüdülerinin hayvana göre daha zayıf olmasıdır.Fakat bir kere cemiyet kurulunca
artık o, doğanın diğer varlıklarından farksız bir hal alır. Cemiyet bütün canlı
varlıklar gibi belirli bir yayı kateder ve tamamlar: Doğar, büyür ve ölür. Canlı
varlıklar için zorunlu olan bu kanunun dışında bir cemiyet düşünmeye olanak
yoktur. Cemiyetlmer için gelişme ancak devresini tamamlamak ve yeniden başlamak
demektir. Onlar hiçbir zaman sürekli ggelişme ve ilerleme göstermezler. Bu
bakımdan İbn Haldun tamamıyla ilerlemenin aleyhindedir. Her şey hareket ettiği
noktada son bulur ve yeniden başlar. Her cemiyet aynı halkayı tamamlamaya
mecburdur. Şu halde o bir ter “tarihi kadercilik” görüşünü getirmiştir.
Cemiyetlerin canlı varlığa benzetilmesi iki bakımdandır:
a) Doğrduan doğruya cemiyet bir
organizmaya (uzviyete) benzer.
b) Cemiyet, devlet adını verdiğimiz
siyasi bünyesi bakımından da organizmaya benzer.
İbn Haldun’un yaptığı, bu dikkat
çekici karşılaştırma kendisinden yüzyıllarca sonra Batı filozoflarınca
yapılmıştır.
(Hilmi Ziya Ülken- İslam Düşüncesi
s: 253-255 ...)
Bilgi ya da “ilim” ile olan özel
ilgileniş İslam geleneğinin temellerine dek uzanır ve İslamda derin köklere
sahip olan “İlim”e yöneliş anlayışı Allah’ın bilinemez oluşuyla ilgili temel ve
merkezi inançtan kaynaklanır. Bu cümleden olarak İslamiyet, öteki tektanrılı
dinlere göre, daha soyut ve daha kavramsaldır. Simgelere başvururarak,
soyutlamalar yaparak ve nesnelliikten olabildiğince kaçınarak anlamadan çok
inanmaya sığınır. Örnekle Allah’ı bilmek için onun “göstergeleri”ni incelemek ve
bilmek gerekir; yani öncelikle doğal dünyayı ve işaretlerini gözlmemek gerekir.
Doğanın algılanması, Tanrının tanınmasına, bilinmesi zorunlu bir girişi olarak
anlaşılmalıdır. Bu yüzden bilginin ardından gitme, onun peşine düşme, iman ile
dini vecibelerle, yani dinsel görevlerle örtüşür. İslamda bilgiye verilen büyük
önem ayet ve hadislerle de görülebilir: “ Bana bir harf öğretenin kölesi
olurum”, “İlim Çin’de bile olsa gidin öğrenin”, “Alimin uykusu müminin
ibadetinden üstündür.”, “Bilenle bilmeyen hiç bir olur mu?” “Bir Arap başka bir
nisana ancak bilim ve eğitim bakımından üstün olabilir” vb. İşte bu nedenle
bilginin kaynağının, ister akıl isterse vahiy olsun, araştırılması ve elde
ediliş biçimini sorgulayan epistemoloji, ilkel düzeyde de olsa, merkezi bir
konuma sahip bulunuyor ve İslam felsefesi içinde odakta yer alan bir problem
olarak algılanıyordu. Böylece bilginin niteliği ve yayılımı, ulaştığı ve etkide
bulunduğu alanlar aracılığıyla belirlenmiş oluyordu. Başka deyişle bütün bilgi
insan doğasına bağımlıydı ve insanın yapısına göre biçimlenerek ortaya
çıkmaktaydı. Tüm bilgiye, bilginin bütününe ancak onun araçları tüm olarak
anlaşılabildiği zaman ulaşılabilirdi. Bu nedenle de Psikoloji ile Tıp, İslam
bilimler tapınağının tek ayrıcalıklı konumuna sahip dallarıydı. Öncelikli ve
birincil bilgi alanlarıydı Tıp ile Psikoloji. Bu anlayış ise İslam entellektüel
etkinliği içinde yer alan “hekim-filozof” (Hakîm)'un yolgösterici lider rolünü
öne çıkarmıştır. El-Razi(Rhazes),
İbni Sina (Avicenna),
İbni Tufeyl (1110-1185), İbni Rüşt (Averroes)
ve daha pek çokları bu anlayışın örnekelerini oluştururlar
Ancak yetkin olmayan bir
enstürman, eksikli bir araç durumundaki insan, ortak bir girişim sonucunda
enformasyon elde edip bunları bir arayşa getirerek, yetkin, eksiksiz, derli
toplu ve olabildiğince tam bir bilgiye yaklaşabılir yalnızca. Çünkü yetkin, tam
bilgi insanın yetilerin aşar; birlişmiş çabalar ve ortak girişimler sonucunda
ancak elde ettiği bilgi birikimleriyle yetkin bilgiye yaklaşık olarak
ulaşılabilir. Bu da yalnızca kitaplar aracılığıyla değil, insanın çevresindeki
dünyayı sistemli biçimde gözlemlemesiyle gerçekleşebilir. İşte böyle yetkin,
eksiksiz, tam bir bilgiyi sistemleştirmek ve bir araya getirmek için anıtsal,
görkemli tıp ve bilim ansiklopedileri hazırlanmıştır. Özgün yaratı ve
düşüncelerin pek fazla yer almadığı, birçok kanıtın biriktiği, fakat düşüncenin
geri kaldığı bilgi birikiminin düşünceden önde gittiği zamanlarda daima
ansiklopediciler çağının başladığını burada vurgulayalım. Örneğin El-Havi
(Kapsananlar, İçerilenler) adlı yapıtında Zekeriye Razi
(öl: 925: Zeki Tez, K.Tarihinde öl: 930 s: 62 ve s: 73), her hastalık için daha
önceki Yunan, Süryani, Hint, Pers ve Arap hekimlerin görüşlerini aktarmış;
verdikleri bilgileri kendi klinik gözlemleriyle karşılaştırmış ve sonra da kendi
görüşlerini yani en son kanı ve tanısını dile getirmiştir.
Bir başka hekim-filozof
olan İbni Sina ise iki ansiklopedi hazırladı.
Onun Sağlık Kitabı (
=Kitab es-Şifa )sı , felsefe ve bilimleri kuşatır; hastaları iyileştirmeye
ilişkin sağlık bilgi ve kurallarını kapsar.
Yine onun anıtsal yapıtı
Tıp Kanunu (“ Kitab al Kanun fi’t-Tıbb ”) ansiklopedik türün başarılı
bir örneği olup, Diagnos, Semptom, Sendrom gibi hastalık tanımlarıyla ve tedavi
önerileriyle etkisini 17. yy’a dek sürdürmüş ve Avrupa tıp öğreniminde uzun süre
temel bir kaynak olmuştur.
İslamda bütün bilgi geniş anlamda
ilim olarak algılanmış ve ilimin hiçbir dalı el değmemiş, keşfedilmemiş ve
dokunulmamış olarak bırakılmamıştır. İlimler genel olarak iki dalda
sınıflandırılmışlardır: İlki vahiy ilimleridir (el-ulum-el nakliyye) ve bunların
kaynakları Kuran’da bulunmaktadır. Nakli ilimlere, onları ilk kez taşıyan ve
aktaran peygamberlerin yaşamından devşirilen gelenek (Sünnet) aracılığıyla
ulaşılabilmekteydi. Hiçbir eleştiri süzgecinden ve aklın denetiminden
geçirilmeyen, değişmez bir kurallar derlemesi olarak benimsenen bu ilimlere
ayrıca teoloji/ ilahiyat (Kelam), İslam hukuku (Fıkıh), mistisizm (tasavvuf) ile
Kuran’ı doğru okumak ve anlamak için filoloji (dilbilgisi, gramer, retorik)
katılmaktaydı.İkinci dal ise ussal ya da zihinsel ilimlerle ilgiliydi; akli
ilimler akıl, refleksiyon ve gözlemden damıtılan bilgiyi içermekteydi. yalnız bu
alanda deneye fazla yer verilmemekte, kuram ve spekülasyon içinde kalınmaktaydı.
Bu dal ayrıca matematik ve fizik bilimleri diye alt bölümlere
ayrılmaktaydı.Matematik bilimler ise aritmetik, geometri, optik, astronomi ile
astroloji, müzik, ağırlıklar bilimi ve mekanik bilgilerini içremekteydi. Fizik
bilimlere gelince, bunlar doğa bilimleri, tıp, kimya ve simya (alşimi),
mineraller, bitkiler ve hayvanlar bilimi olmak üzere alt dallara
ayrılmaktaydılar. Fizik bilimlerinin ne olduğu gibi matematik ya da ‘eksakt’
bilimlerin de gelişmeleri yalnızca medrese çevresinde olmamıştır. Çünkü
camilerin bir kompleksi ya da külliyesi olan “medrese”nin merkezinde dinsel
eğitim bulunmaktaydı ve öncelikle de akliilimler okutulmaktaydı.İslam
uygarlığında daha sonra yerini üniversitelere bırakacak olan medreselerde
denneysel bilimlere pek yer verilmemekteydi ve tedrisat daha çok nakli ilimlere
ayrılmıştı. medreselerin yanında öteki kurumların da İslam kültürünün
oluşmasında önemli rolleri olmuştur; bu kurumlar, kütüphaneler, hastaneler ve
gözlemevleriydi.
Kütüphaneler önceleri, yazma kitap
ve belgelerin kolleksiyonlar halinde bir araya getirilip depolandıkları birer
bilgi hazineleriydi; giderek ilk örneğini Bağdat’ta “Beyt-ül Hikme ” ‘de (815)
ve daha sonra Kahire’de “Dar-ül ilm ” de (1005) ve Selçuklularda Nizamiye
Medresesi ’nde (1200) gördüğümüz ünlü bilim kurumlarına dönüşmüşlerdir. Bu
kitaplar çeviriler ve öğretim faaliyetleri aracılığıyla çağının bilgi birikimin
saklanması ve iletilmesini, bilgi iletişimi yoluyla bilinenlerin aktarımını,
yoğun bilimsel yapıt kolleksiyonları aracıylığıyla da zihinsel faaliyeti ve
entellektüel potansiyeli harekete geçirmeyi görev ve sorumlulukları arasında
saymaktaydı. O zamana değin bilinen bilgileri korumak ve yaymak kütüphanelerin
temel işleviydi; ancak Hıristiyan Ortaçağ’da kilise ve manastır kütüphaneleri,
kitapları saklıyor ve bilginin yayılmasına engel oluyordu. Hastanelere gelince, daha önceleri Farsça “bimaristan” teriminden bilinen bu kurumlar, hem tıp öğretimi hem de uygulaması amacıyla kurulmuşlardı. Tıp bilimlerinin deneysel olarak gelişmesine hastanelerin büyük katkısı oldu. Bu kurumların kadrolarında hekimler, operatörler, eczacılar ve göz doktorları ile kırık-çıkıkçılar bulunmaktaydı. Teorik ve pratik eğitimlerden sonra tıp öğrencileri sınava alınırlar ve bir diploma ile başarıları derecelendirilirdi. Başarılı oldukları derslerin notları ile öğrtemenlerinin adları yazılı bir belge bütün İslam ülkelerinde hekimlik yapabilmesine olanak tanıyan bir lisans diploması yerine geçmekteydi. Çeşitli hastanelerde dolaşarak mesleğini ifa eden hekimlerin ünlü ustaların yanında çalışmak için Horasan’dan Kurtuba’ya, Toledo’dan Semerkant’a, Kahire’den İstanbul’a gidip geldikleri bilinen bir konudur. Muayene, müşahede, tetkik, teşhis ve tedavi adımlarını izleyen hekim, sanatını en iyi biçimde icra edebilmek için farklı coğrafyada dolaşmaktan, Müslüman olmayan hekimlerle çalışmaya varıncaya değin, her olanağı değerlendirmekteydiler. |