Bu yazı Bugün: 3 Toplam: 432 kez okunmuştur.
|
Özel Görelilik Kuramından Önce..
Newton fiziği, asıl olarak
cisimlerin mekaniğine ilişkindi. Elektriksel ve manyetik olaylar ise, Newton
mekaniğinin (klasik mekaniğin) dışında kalıyordu; ampirik (deneysel) bir
düzlemde kalıyordu.. Coulomb, Volta, Oersted, Amper, Ohm, Faraday ve Henry ' nin
çalışmaları bu döneme ait ürünlerdir.
Bu dönemde yapılan çalışmaların en
önemli sonuç, daha önce birbiriyle tümden bağımsızmış gibi görünen elektrik ve
manyetik olaylar arasında derin bir bağın bulunmasıydı. En önemli
gelişme, alan kavramının ortaya atılmasıyla sağlandı. Her elektrik akımı,
çevresinde bir manyetik alan doğurmaktadır; böylece bu alanın içine
yerleştirilen bir pusula iğnesi de bir kuvvet etkisiyle sapmaktadır. Manyetik
bir alanda hareket ettirilen bir sarımda da elektrik akımı oluştuğu
gözlenmektedir. Bu olay nicel olarak Faraday yasası ile formüle edilmiştir. Ama
bu yasa da ampirik bir yasa olmaktan öteye gidememiştir.19. yüzyıla gelene dek
elektriksel olaylarla manyetik olaylar arasında bir ilişki kurulamamıştı.
Böyle bir ilişkinin varlığı ilk kez
19. yüzyılın başında Michael Faraday' ın
deneyleriyle kesin olarak kanıtlandı. Faraday, olağanüstü bir deneysel
bilimciydi; ama işin matematik yanını Maxwell
geliştirdi.
Gilbert’in
çalışmaları manyetik alanların varlığını göstermişti. Bir kağıt üzerindeki demir
tozlarına yaklaştırılan mıknatısın demir tozlarını hareketlendirerek kendisine
çektiğini çocuklar bile biliyordu. Sıralar halinde dökülen bu demir tozlarını
manyetik çizgiler olarak tanımlayan Faraday, bunları elektrik yüklerinin ortaya
çıkardığı elektriksel kuvvet çizgilerine benzetiyordu. Çok büyük bir düş gücüyle
yola çıkarak kuvvet çizgilerini yönlendiren ilkeleri bulan ve tüm gözlemlerini
bunlara dayandıran Faraday’ın hareket halindeki manyetik alanların elektrik
akımları ürettiğine ilişkin kuramının birbirini kesen kuvvet çizgilerinin
varlığı ile açıklaması mümkündür. Sürekli bur mıknatısla kuvvet çizgileri
zorunlu olarak elektrik yükleri üzerinde son buluyordu.
Ampere
ve Gauss gibi diğer bazı fizikçilerin de
elektriksel nicelikleri ölçülmüş olmalarına karşılık kuramın bütünüyle anlam
kazanması Faraday’ın çizdiği tabloyu diferansiyel denklemler biçiminde matematik
diline çeviren Maxwell sağlamıştır. Elektromanyetik alanların özelliklerinin
özetlenmesi için belli başlı dört denklem yeterliydi, buna karşılık Maxwell’in
denklemleri bundan çok daha fazlasını başarmıştır. Elektromanyetik nicelikler
birim kutuplar ve birim yükler olarak mutlak terimlerle ifade olunabilir. Bunlar
gerçekte iki ayrı birimler sistemiydi ve aralarındaki orantı 300.000 km/s lik
bir hız olarak saptanmıştı (Bu şaşırtıcı hız, aynı zamanda ışığın hızıdır).
1873'te açıklanan ve Maxwell’in genellemesinin temelinde yatan elektromanyetik
ışık kuramı optiği de elektrik ve manyetizma ile birleştirmiş ve daha sonraları
Hertz’in araştırmaları ile ışık dalgalarının salınım durumundaki elektrik
yükleri tarafından ortaya çıkarıldığı kavramına yol açmıştı. Yirminci yüzyılın
radyo ve telsiz gibi araçlarının varlığını da bu kavrama borçluyuz. Buna karşılık termodinamiğin ikinci yasasına göre çok büyük
boyutlarda sıcak ve soğuk bölgeler içeren evrenin enerjisinin zamanla evrensel
bir ılıklığa dönüşmesi kaçınılmazdı. Giderek homojen bir durum alan bir evren
kavramı oldukça ürkütücüydü; çünkü bu kavram, zorunlu olarak evrenin
düşünülenden daha kısa bir süreden beri var olduğu ve bu nedenle gelecekte de
ancak aynı uzunlukta bir süre ile varlığını sürdürebileceği olasılığını da
içeriyordu. Bu karamsar görüş, hayvan ve bitki türlerinin geçirmiş olduğu evrim
için bundan çok daha uzun bir süreyi öngören Darwin'in Evrim Kuramı ile tam bir
çelişki oluşturuyordu.Öte yandan, Güneş'in ısısını ve ışığını sağlayan nükleer
dönüşümlerin içerdiği yeni enerji kaynaklarının peşine düşülmesini gerektirecek
olan fizik devriminin de habercisiydi. Enerjinin korunumunun evrenselliği görüşü o dönemde yani 19. yüzyılın ortalarında fiziğin izlemekte olduğu yolu önemli ölçüde etkilemiştir. O sırada enerji, kimyasal tepkimelerin atomla bağlantılı özelliklerine ilişkin varsayımdan uzak durmanın bir yolu olarak görülmekteydi. Bu noktada şunu da belirtmek gerekir ki 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarında hızla gelişen kimya, tüm fizik alanına egemen olmuş durumdaydı. Priestley ve Lavoisier’in akışkanlara ilişkin bulguları gerçekçi (rasyonal ) bir kimyanın ortaya çıkmasına büyük ölçüde katkıda bulundu ve oksitlenmenin canlı organizmaların metabolizması için bir enerji kaynağı oluşturduğu görüşüne yol açtı. Daha sonraları fizikçi ve meteorolog John Dalton bazı gaz tepkimelerinin en iyi biçimde atom hipotezi ile açıklanableceğini ileri sürmüştü. Bu hipotezdeki atomlar temelde Yunanlıların a-tomos kavramından zok farklı değildi; ancak bu kez kesin bir biçimde tanımlanmaşlar ve birbirlerinden farklı özellikler gösterdikleri anlaşılmıştı. Her biri kendi özgül ağırlığına sahip olan bu atomlar, entegral oranlarda birbirleri ile birleşmekteydiler.
Her ne kadar atom kavramı tüm
güçlüklere karşın maddenin ayrılmaz bir bölümü olarak varlığını sürdürecekse de
temel parçacıklardan oluşan atomlara ilişkin çağdaş görüşün yerleşmesi için 19.
yüzyılın sonunda Becquerel,
Curie’ler ve Rutherford’un radyoaktiflikle
ilgili buluşlarının açıklanması gerekecekti. Süreklilik (kesiksizlik) kavramı ile maddenin atomlardan oluştuğu(kesikli, tanecikli yapı) görüşü arasındaki çelişki bir anlamda 17, yüzyılda Descartes ile Newton’un bu konuda düştükleri anlaşmazlığın devamı niteliğindeydi. Aslında bu tartışma günümüzde de sürmektedir; ama konu artık sadece matemaktiksel fizik düzeyinde ele alınır olmuştur.
(Henri Becquerel,1903 Nobel) Işık Hızı ve Newton'da Zaman ve Uzay Kavramı
Faraday' ın ve
çağdaşlarının deney sonuçlarından yola çıkan James Clerk
Maxwell (1831-1879), 1865'te kendi adıyla anılan alan denklemlerini
açıkladı. Bilim sözlüğüne "elektromanyetik" terimini sokan odur. Elektrik ve
manyetik alanlar, "elektromanyetik dalgaları " oluşturmaktaydı. Öte yandan,
Maxwell denklemleri, elektromanyetik dalgaların(ışık da bunlardandır) boşluktaki
hızının sabit bir değer olduğunu gösteriyordu. Bu hız, ışığın deneysel olarak
ölçülen hızıyla aynıydı. Yani ışık, elektromanyetik dalgadan başka bir şey
değildi.
Elektromanyetik alanların temel
nitelikleri şöyle sıralanabilir:
1. Elektromanyetik kuvvetler
evrensel değildir. Ancak elektrik yüklü parçacıklar bu kuvvetten etkilenir.
2. Bir elektromanyetik alan,
etkileşen parçacıkların elektrik yüklerinin işaretlerine bağlı olarak itici ya
da çekici kuvvetlere neden olur.
3. Elektromanyetik alanlar da
uzun erimlidir. Bu alanların etkileri de ters kare yasasına bağlı olarak uzak
mesafelere kadar uzanır (Coulomb yasası) Maxwell kuramının en büyük başarılarından biri, kuramın varlığını öngördüğü ışık hızı ile yayılan elektromanyetik dalgaları Henrich Hertz' in 1887' de gözlemesi olmuştu. "Bu buluş sayesinde hem optik gibi geniş ve eski bir konu, elektromanyetik kuramdan türetilebilir olmuş hem de hepimizin yakından bildiği pek çok teknolojik uygulamanın yolu açılmıştır.Fakat hepsinden önemlisi, bu buluşun Maxwell kuramı ile Newton kuramının temeldeki uyuşmazlığını ortaya çıkarmış olmasıdır. Elektromanyetik alanların etkileri uzayda sonlu c ışık hızıyla yayılırlar. Halbuki Newton kuramında kütleçekim alanlarının etkisi anidir. Yani uzayın herhangi bir noktasındaki çekim alanında görülecek bir değişikliğin aynı anda uzayın tüm diğer noktalarında da fark edileceği varsayılmıştır. Newton kuramının zayıf bir tarafını oluşturan bu nitelik, diğer bir deyişle zamanın mutlak bir kavram olarak kabul edilmesinin sonucudur. Aristocu görüşte hem zaman, hem uzay kavramları mutlak kavramlardır. Yani, evrenin merkezi farz edilen yerküresindeki bir gözlemci tarafından ölçülen mesafe ve zaman aralıklarının, evrenin herhangi bir yerindeki başka bir gözlemci tarafından da aynen ölçülebileceği kabullenilmekteydi. Newton kuramında ise uzayın hiçbir noktasına diğer noktalara göre ayrıcalık tanınmamıştır. Dolaysıyla uzay mutlak anlamını yitirmiştir. Ancak zaman henüz mutlak anlamını korumaktadır. Yerküresindeki bir gözlemci tarafından ölçülen zaman aralıklarının evrendeki diğer gözlemciler tarafından da aynen ölçülebileceği kabullenilmektedir.
19. yüzyıl sonunda bile bilim,
Newton' la çelişkiye düşmek suçunu(!) işlemek istemiyordu.
19. yüzyıl fiziğinde diğer önemli
gelişme de ısı teorisi ve enerjinin spekturmdaki dağılışı konusunda
gerçekleşmiştir. Daha önce yaygın olan görüşe göre sıcak bir cismin ısı
yitirmesi ile enerjinin büyük bir bölümü yüksek frekansların dalga boylarında
toplanmaktaydı. Bu görüş ısı yitiminin düzenli bir biçimde gerçekleştiği
yolundaki yanılgıdan kaynaklanmıştı. Isının ancak birbirinden ayrı paketçikler
(eylem kuantası) halinde yitirilebileceğine ve bu nedenle de enerjinin çoğunun
düşük frekanslarda toplanacağığna ilişkin (sonradan kanıtlanacak olan) varsayımı
ilk kez ortaya atan Planck olmuştur. Bu görüş
sadece elektriğin değil, enerjinin kendisinin de kesiksizlik yerine atom
kuramına uyum gösterdiğini ileri sürmekle eşdeğerliydi. Böylece atom kavramı
kesiksizlik (süreklilik) kavramına karşı bir zafer daha kazanmış oluyordu. Bu
aşamada kimyasal tepkimelerin nedeni bilinmeyen etkilerinin (örneğin atomsal
işlevlerin kesikli enerji düzeyleri gibi) günışığına çıkmasını sağlayan kuantum
kuramına giden yolun başına gelinmişti. Bu görüşün son şeklini alması atomların
karakteristikspektral çizgilerinin anlaşılmasına yönelik bir araştırma sonucunda
gerçekleşecekti. Süreklilik yerine belirgin frekansların varolduğu gerçeği,
atomun kedisinin de çok karmaşık ve parçacıklardan oluşan bir yapıya sahip
olduğunu gösteriyordu. Buna karşılık Balmer’in varmış olduğu bu sonuç ancak
1913'te Bohr’un atom kuramını açıklamasından sonra anlaşılabilecek ve böylelikle
evrendeki tüm diğer atom spektrumlarının oluşturduğu akıl almaz boyutlardaki
karmaşanın çözümlenmesine giden yolda ilk adım atılmış olacaktı.
Buna karşılık yeni fiziğe ilişkin
ilk gerçek ipucu x- ışınlarının incelenmesinden elde edilmiştir. Röntgen
’in saptamış olduğu gibi elektrik boşalımlarının ışıltı olgularına yol açtığının
anlaşılması başta uranyum içeren türler olmak üzere bazı mineraller tarafından
üretilen benzer ışıltıların(radyoaktifliğin) varlığının farkedilmesini
sağlamıştı. İlk kez Becquerel tarafından gözlenen bu olgu radyoaktifliğin
bulunmasına ve atomların sonluluğu görüşünün ortaya çıkmasına yol açacaktı.
Atomun sonsuz olmadığının anlaşılması ile varlığının kesin biçimde kabul
edilmesinin aynı zamanda gerçekleşmiş olması ilginç bir raslantıdır. Atomun
sonluluğuna ilişkin açıklama ilk kez Rutherford’dan gelmiş, daha sonra da Bohr
tarafından da doğrulanmıştır. Atomun parçalanması ve kararsızlık ilkesi de dahil
olmak üzere nükleer fizik biliminin tamamı bu kavramdan doğmuştur. Atomun
parçalanabilirliği kavramı fizikte yeni bir çığır açacak ve bunun nükleer
enerjinin kullanımının yanısıra atom bombası biçiminde uygulamaya dönüştürülmesi
insanlığın geleceğini (iyisiyle-kötüsüyle) derinden etkileyecekti. 19. yüzyılın klasik fiziğinden çağımızın nükleer fiziğine geçişi oluşturan en belirgin aşamaları böylece özetlemiş bulunuyoruz. Fizikte Devrim
Bilim adamları 19. yüzyılın sonunda,
fizik hakkında bilinmesi gerekenlerin çoğunu öğrendiklerine inanıyorlardı.
Newton’un hareket yasaları ve evrensel çekim kuramı,Maxwell’in elektrik ve
manyetizmayı birleştiren kuramsal çalışması, termodinamik yasaları ve kinetik
kuram, pek çok olayı açıklamada oldukça başarılıydı.
" Fizik biliminin görece önemli
temel yasalarının hepsi bulunmuş durumda ve artık o derece sıkı kanıtlandılar
ki, yeni buluşların onları yerinden etmesi son derece uzak bir olasılık.
Gelecekte buluşlarımızı on'un altıncı kuvveti düzeylerinde aramalıyız."
Oysa devrim,bu yazıdan yalnızca iki
yıl sonra, 1896'da patlak verdi:Röntgen’in x-ışınlarını bulmasıyla...
Çok geçmeden, Planck 1900'de
kuantum kuramına götüren temel düşünceleri ortaya attı. Einstein 1905'te göz
alıcı, özel görelilik kuramını formüle etti. Einstein, o günlerin heyecanını şu
sözcüklerle ifade etti: "Yaşamak için olağanüstü
bir zamandı. ”
IŞIK BOŞLUKTA
YAYILIR MI? Eter var mı
Michelson-Morley
Deneyi. Eterin Yokluğunun Kanıtlanması
Şimdi sıra eterin(esirin) varlığını
ispatlamaya gelmişti. Işığın dalga şeklinde yayıldığı artık belliydi. Ancak bir
sorun vardı. Su dalgaları suda, ses dalgaları havada yayılabiliyordu. Su ve hava
maddi ortamlardı. Peki , ışık dalga olarak hangi ortamda yayılıyordu?
Işığın hızı, o derece büyüktür ki
insanlar uzun süre onun birden bire yayıldığını sandı. Daha 10. yüzyılda Doğu' nun bilgeler bilgesi diye anılan İbni Sina ( 980-1037) ışık hızıyla ses hızının farklı olduğunu belirtiyordu :
" Yıldırımın sesi ile ışığını farklı
anlarda algılarız. Önce ışık görülür, sonra kulağa ses gelir".
Hemen her cismin hızını değiştirmek,
artırmak ve azaltmak mümkün. Mermileri hızlandırmak, uydu çıkışlarını
hızlandırmak mümkün. Mermi yolu üzerine bir kum torbası koyarsanız, torbayı
geçen merminin hızı düşer. Işık, sudan, bir cam levhadan geçerken hızı azalır.
Işığın ayrıcalığı var: Işık, tüm hızlılardan daha hızlıdır; hiçbir sürtünme
kuvveti onun hızını etkilemiyor. Hiçbir cisim, ortam değiştirmede ışık gibi
davranamıyor. Bir ışık ışının yolu üzerine cam bir levha koyalım. Cam levhayı geçerken ışığın hızı azalır; ama levhayı geçen ışık ışını yeniden saniyede 300.000 km değerine ulaşır. Işığın boşlukta yayılmasının, diğer bütün hareketlerden farklı temel bir özelliği vardır. Onu hızlandırmak ya da yavaşlatmak mümkün değildir.Bir maddeden geçişi sırasında nasıl bir değişikliğe uğrarsa uğrasın yeniden boşluğa girdiğinde ışık başlangıçtaki hızıyla yayılmaya devam eder.
Ses, daima maddesel bir ortamda
yayılır.Ses, içinde yayıldığı ortamın titreşim hareketini temsil eder. Yayılma
hızı ortamın yoğunluğuna bağlıdır. Örneğin, ses yolu üzerine madeni bir levha
koysak, levhayı geçerken sesin hızı değişir. Ses, ancak maddi bir ortamda
yayılabilir. Işık ise boşluk tarafından bile durduralamıyor.Bir elektrik ampulü
ile bir zili boşluk elde etmeye yarayan boşluk tulumsbasına bağlı çansı bir
aygıtın altına yerleştirelim ve boşluk tulubasını çalıştıralım. Zilin çıkardığı
ses bize gittikçe zayıflayarak ulaşır ve sonunda kaybolur. Oysa ampulün yaydığı
ışığı devamlı olarak görebilirz. Bu deney açıkça gösteriyor ki ses, ancak maddi
bir ortam içinde yayılabilmekte ışık ise boşluk tarafından durdurulamamaktadır. Bu birini diğerinden ayıran temel bir farktır.
Esir (eter)
Işığın her doğrultuda saniyede
300.000 km hızla yayıldığı bir laboratuvar durgun bir laboratuvardır. Ses ile
ışığın benzerliğinden yola çıkan fizikçiler, tıpkı sesin havada yayıldığı gibi,
ışığın da esir denen bir ortamda yayıldığını düşlemişlerdi.Eterin her
yerde,hatta boş uzayda bile bulunduğu varsayıldı ve ışık dalgalarına eter
salınımları olarak bakıldı. Bundan başka,eterin kütlesiz ama rijid bir ortam
olmak gibi alışılmamış özellikleri olmalıydı ve gezgenlerin ve diğer cisimlerin
hareketlerini etkilememeliydi. Cisimler, esir içinde hareket ediyorlar; ama
esiri sürüklemiyorlardı. Sesin atmosfer içindeki yalmasıyla ilgili basit
gözlemimiz olmasa bile havanın özellikleri çeşitli fiziksel ve kimyasal
yöntemerle incelenebilir. Esir ise her türlü gözlemden esrarengiz bir şekilde
kaçıyor ve ışık dışırndaki hiç bid olayda varlığını belirtmiyor! Havanın
yoğunluğ, yapısı, basıncı kolaylıkla saptanabiliyor; oysa esirle ilgili bilgi
edinme çabaları hiçbir sonuç vermiyor. Esir hipotezinrin yapaylığı ortada.
Ortam, cisimin hareket ettiği ortam
harekete karşı bir direnç gösterir. Bundan dolayı cisimlerin esir içindeki
hareket mutlaka bir sürtünme doğurmalıdır. Buna göre cisimlerin hareketleri
gittikçe yavaşlayacak ve giderek duracaktır. Oysa Dünya, milyonlarca yıldan beri
hızında sürtünmeden dolayı bir eksilme kaydedilmeksizin Güneş' inçevresinde
dönüyor.. Uzay,Eterle mi Dolu?
Doğayı yalnızca el yordamıyla, akıl
yürütmelerle kavramamız olanaklı değil. Artık ilkçağ filozoflarından ileri
çağlarda yaşıyoruz. Bir kuramın değeri üzerine en son sözü deneyler söyler.
Öyleyse söz sırasını deneye verelim. Dünya, bizim düş trenimizin yerine
geçebilir. Gerçi şöyle diyeceksiniz: Trenin hareketi düzgün ve doğrusal bir
harekettir. Oysa Dünya' nın Güneş etrafındaki hareketi ise, yönü her an değişen
dairesel diyebileceğimiz bir harekettir. Buna karşın ışığın laboratuvar
aletlerini katettiği saniyenin oldukça küçük bir bölümü sırasında Dünya' nın
düzgün ve doğrusal bir harekette bulunduğunu kabul edebiliriz. Bundan doğan hata
öylesine önemsizdir ki ölçülmesi bile olanaksızdır.
Dünya' mız saniyede 30 km hızla
Güneş etrafında hareket ediyor. Bu hız, hatırı sayılır bir hızdır ve bize iyi
bir laboratuvar görevi görüyor ( Dünya' nın kendi ekseni etrafındaki dönüşü
saniyede 500 metredir ve biz bunu önemsemiyoruz) 1887' de Michelson çok ustalıklı bir deney düzenledi. Elde edilen sonuç o kadar açıktı ki, önceden tahminh erilenden çok daha küçük bir fark bile ölçülebilecekti. Michelson, hareket halinde olan Dünya üzerinde ışığın bütün yönlerde aynı hızda yayıldığını gösterdi. Bu deney, hareketin göreliliği ilkesinin sadece olağan cisimlerin hareketlire için değil, fakat ışığın yayılması olayları için de doğru olduğunu gösteriyor. Yukarıda gördüğümüz gibi hareketin göreliliği ilkesini hızlanrın göreliliği ilkesine iundirgeyebiliriz. Bir hızın değeri, birbirine göre yer değiştiren iki laboratuvara göre farklı olmalıdır. Oysa ışığın hızı (300. 000 km/ s) daima bütün laboratuvarlar için aynıdır. Yani ışık hızı göreli değildir. Işık hızı mutlak bir hızdır. İlginçti; ışık boşlukta bile yayılabiliyordu. Ama boşluk neydi?Aristo “doğa boşluğu sevmez” dememiş miydi?Bunun üzerine eski yılların esir kavramına geri dönüldü. Esir, uzayı dolduran peltemsi bir şey gibi düşünülüyordu. Esir, kımıldamaz bir uzaydı. Peki esir denen şey gerçekten var mıydı? Işık, esir denen peltemsi ortamda yayılıyorsa, Dünya' nın hareketi çevresinde esir dalgası oluşturacak bu da ışığın hızının değişik doğrultularda farklı hızlarda ilerlemesine yolaçacaktı. Tıpkı bir nehirdeki akıntı yönünde yüzen bir yüzücü ile akıntıya karşı yüzen bir yüzücünün hızlarının farklı olduğu gibi.Öyleyse hareketsiz bir ışık kaynağına hızla yaklaşan bir gözlemci ile aynı ışın kaynağından sabit hızla uzaklaşanh diğer bir gözlemci, kaynaktan çıkan elektromanyetik dalgaların yayılma hızlarını farklı olarak ölçmelidirler(Doppler etkisi). Bunu anlamak üzere Amerakalı iki fizikçi A.A. Michelson(1852-1931)ve E. W. Morley( 1838-1923), 1887' de bir deney düzenlediler. Newton' un işaret ettiği gibi, durgun sudaki geminin hareketini, geminin içinde yapılan mekanik deneylerle anlamak mümkün değildi. Eskiden denizciler bir geminin hızını belirlemek için halata bağlanmış bir kütüğü denize atar; kütüğe bağlı halat üzerindeki düğümlerin açılışına bakarmış. Michelson -Morley Deneyi de böyle bir ilkeye dayalıydı. Onların kütüğü ışık demetiydi. Işık çok yüksek bir hızla ilerler. Işığın esirden ortamdaki hız farkını ortaya çıkarabilmek için hiç olmazsa yüksek hızda hareket eden bir deney sistemi gereklidir. Doğa, bize böyle bir sistem sunmuştur: Dünya. Dünya' mız Güneş çevresindeki yılılk turu sırasında saniyede yaklaşık 32 000 kilometre yol alır. Bu hız, ışığın hızının onda biri kadardı. Varsayım doğruysa, Dünya' nın hareketi yönündeki ışık hızı ile başka yönlerdeki ışık hızı farklı olacaktı. Çünkü Dünya' nın hareketi yönündeki esir 'sıkışık', karşıt yöndeki ise 'seyrek' tir. Öyleyse akıl yürütmeyi sürdürelim. Esir akıntısı yönündeki ışığın hızı saniyede 32 km fazla, akıntıya kaşı gönderilen ışığın hızı ise saniyede 32 km az ölçülmelidir. Aynı ortamda (aynı hızla) yayılan iki ışık demeti, farklı uzunlukta yol katedip yeniden birleştiklerinde ayrı fazlarda olacaklarından girişim düzeni fotoğraf plağında bir dizi karanlık ve aydınlık bant şeklinde ortaya çıkar. Michelson ve Morley, bir ayna düzeniyle ışığın bir kısmını Dünya' nın dönüşü yönünde, diğer kısmını da buna dik doğrultuda gönderdiler. Kaynaklarından eşit uzaklıktaki iki aynadan yansıtılan ışınların kaynaklarla aynı konumda bulunan gözlemcilere ulaşmasını sağladılar.Eğer eter denen ortam varsa Dünya' nın hareketinden kaynaklanan eter sürüklenmesi vardır. Buna göre Dünya' nın hareketi yönünde gönderilen ışığın gidip geldiği süreyle, Dünya' nın hareketine dik yönde gönderilen ışığın gidip geldiği süre farklı olacaktır . Bu fark, esirin sürüklenme hızı ve aynı zamanda Dünya' nın esir içindeki dönme hızı için bir ölçü sayılacaktı. Deney, özenle ve yeterli duyarlılıkta planlanmıştı. Bir çok kere yinelendi ama hep aynı sonuç alındı: Faz farkını ortaya çıkaran bir girişim görülmedi. Yani ışık hızı ile yön arasında bir bağlantı saptanamadı. Yönleri ne olursa olsun ışık ışınlarının hızları değişmiyordu. Dünya' nın esir içindeki hızı, görünürdeki hızı sıfıra eşitti. Bu deney başkalarınca da yinelendi ama sonuç değişmedi. Poincare'nin Atamadığı AdımPoincare'nin Atamadığı Adım
Einstein' in yeni evren anlayışına
giriş, James Clerk Maxwell' in ' esir' kuramının
yıkılmasıyla başlar. Maxwell şöyle diyordu 1865' te: " Işık ve ısı ile
ilgili olaylara göre, tüm uzayı dolduran ve cisimlerin içinden geçen esir gibi
bir ortamın varlığına inanmamız için akla uygun sebepler vardır. Bu esir,
harekete geçirilebir ve hareketi bir kısımdan diğerine aktarılabilir, bu
hareketi bir maddeye intikal ettirerek onu ısıtabilir, ona çeşitli yollardan
etki edebilir." Maxwell, 1879 yılında öldüğü
zaman, bir çok fizikçi, şu esir denen ortamın varlığını bulmak için
çırpınıyordu.
Newtonsal uzay-zaman kavramı
ile Maxwell kuramı çelişiyordu. Çözümün Maxwell kuramını değiştirmekle değil,
aksine Newton mekaniğindeki mutlak zaman kavramını terketmekle bulunacağını ilk
farkeden aslında H.
Poincare oldu. Zamanın büyük Fransız matematikçisi Poincare,
mutlak zaman ve mutlak uzay (mekan) kavramları üzerinde, daha 19. yüzyıl sona
ermeden şüpheye düşmüştü. Onun çarpıcı bir düşsel deneyi vardı:
eğer bir gece herkes uykudayken evrenin boyutları birden bire
bin kat artsaydı, bizim için yine tümüyle aynı evren olurdu.
Neler olduğunu nasıl bilebilirdik?
Boyutlardaki bu farklılaşmayı nasıl ölçebilirdik?
Işığın boşluktaki hızının, ışık
kaynağının veya gözlemcinin hareketli olup olmamasından etkilenmediğini ve sabit
olduğunu ileri sürdü. Aynı zamanda, mutlak hareket diye bir şeyin olduğunı da
ileri sürüyordu. Bu, mutlak harektsizlik de yoktur anlamına geliyordu. Bir tek
ışık hızı, neye göre ölçülürse ölçülsün hep aynı idi. Ama başka her şeyin hızı,
neye göre ölçüldüğüne bağlıydı. Esir Kuramını Kurtarma Çabaları
Michelson-Morley Deneyi, esir
kuramına indirilmiş önemli bir darbeydi. Ama 1893 yılında Dublin' deki Trinity
Kollejinde görevli Fitzgerald , yeni bir öneriyle
esir kuramını kurtarmayı denedi. Bundan ayrı olarak bir başka görüşü de Leiden
Üniversitesinden H.A. Lorentz ortaya attı.
Fitzgerald ve Lorentz' e göre, esir içinde hareket
eden cisim hareket yönünde kısalıyordu. Bu kısalmanın miktarı, cismin hızının
ışık hızına yakınlığına bağlıydı. "Lorentz- Fitzgerald kısalması" denen bu
değişme, basit bir matematik formülle açıklanmıştı. Buna göre, Dünya' nın Güneş
çevresindeki hareketi Michelson-Morley aletinde 200 milyonda bir oranında
kısalmaya neden oluyordu. Ne kadar küçük olursa olsun bu değişme, deneyin neden
başarısız olduğunu açıklamaya yeterdi. Aletteki kısalma, aletin gerçek fiziksel
büzülmesi, esirden geçerken yavaşlayan ışık demetinin hızındaki herhangi bir
azalmayı örtecek düzeydeydi. Lorentz ve Fitzgerald, o an için doğru sonuç veren
bir matematiksel hipotez ortaya attılar; ama bunun başarılı bir açıklamasını
yapamadılar. Yine de katı maddenin hareketten dolayı kısalması herkesin
dikkatini çekti.
1905
DEVRİMİ
Einstein,1905 yılında henüz 26
yaşındaydı. Birden ve harika bir sona ulaştı... Einstein "atomun varlığı"nı Yeniden Kanıtlıyor: Polenlerin Sıvı İçindeki Dansı Bilindiği gibi John Dalton,19. yüzyılın başında kimyadaki kütlenin korunumu, sabit kütle oranları ve katlı oranlar yasasını temel alarak "atomun varlığını" göstermişti. Ama önyargıların kırılması yüz yılları alıyor çok kere. Yirminci yüzyılın başında bile katı pozitifisit Erns Mach gibi filozof fizikçiler, Ostwald gibi kimyacılar ve bir çok fizikçi " atomun varlığını " kabul etmiyordu.
Einstein, 1905' te Durağan Bir
Sıvı İçindeki Asılı Parçacıkların Moleküler Kinetik Kuram Çerçevesindeki
Hareketleri Üzerine başlıklı bir makale yayınladı. Bu makale, Brown
hareketleri üzerineydi. Gazların ve sıvıların (bu ikisine akışkanlar denir)
kinetik kuramını ele alıyordu. Daha 1827' de İskoçyalı botanikçi
Robert Brown, su içinde asılı haldeki çiçek
tozlarının hareketini mikroskopla izledi. Sıvı durgundu ama çiçek tozları
sürekli ve rasgele olarak hareketini sürdürüyordu..
Einstein, Brown hareketi denen bu
fizik yasalarına meydan okuyuşa eğildi ve sonuçta orjinal bir çözüme ulaştı.
Kinetik kurama göre, sıvıyı oluşturan ve gözle ya da mikroskopla göremediğimiz
moleküller hareket halindeydi ve sıcaklık arttıkça moleküllerin hareketi de
artıyordu. 1905 yılında Albert Einstein, bu düzensiz hareketlerin nedenlerini
termodinamik prensipleri kullanarak açıklayan bir kuram geliştirdi. Bugün bu
hareketler, Brown hareketleri olarak adlandırılmaktadır. Einstein bu olayı,
çiçek tozlarına(polenlere), sıvı içinde düzensiz hareket eden "görülmeyen"
moleküllerin çarpmaları sonucunda sürekli düzensiz hareketler yaptıkları
şeklinde açıklamıştır. Bu önemli deney ve Einstein' in görüşü, bilim adamlarına,
moleküllerin hareketlerinin keşfi hakkında çok önemli bilgiler vermiştir.
Böylece bilim adamları, maddenin atomik bileşenleri kavramıyla tanışmışlardır.
Bir sıvı ya da gazdaki her molekül,
sürekli hareket halindedir. Raslantı sonucu diyelim ki bir moleküle tüm
yönlerden çarpan molekül sayısı aynı olursa molekül hareket edemez. Ama bir
yönde çarpan molekül sayısı fazla olursa çarpılan bir yönde hareket eder.
Einstein işte bu etkiyi tanımlamak çin bir formül ortaya attı. Bu formüle göre,
görünen parçacıkların herhangi bir yöndeki ortalama hareketi, hareketin
gözlendiği sürenin karekökü kadar artıyordu. Eğer parçacıkların bu süre içinde
aldıkları yol ölçülürse, belli miktardaki sıvı veya gazın içindeki görünmeyen
moleküllerin sayısı da hesaplanabilirdi. Einstein, bu yolla bir gram hidrojen
gazının içinde 3.03x 10 üzeri 23 molekül( 0.5 mol) olduğunu hesapladı
Bu kuram,James
Clerk Maxwell ( 1831-1879), Avusturyalı fizikçi
Ludwig Boltzman ( 1844-1906) ve Amerikalı J.
Willard Gibbs tarafından geliştirilen istatistiksel mekanik üzerineydi.
İstatistiksel mekaniğe göre, hava gibi bir gaz, uçan tenis toplarıyla dolu bir
oda gibi hızlı rasgele hareketlerle zıplayarak birbirinden ayrılan çok sayıda
molekül veya atomlardan oluşmuktadır. Tenis topları duvarlara, birbirlerine ve
odada bulunan şeylere çarpar. Bu model bir gazın özelliklerini taklit eder Fakat
bir gaz aslında, hepsi ortalıkta uçuşan, görülemeyecek kadar küçük atomlar ve
moleküllerden yapılmış olduğunu belirten atomik önerme doğrudan bir teste tabi
tutulamaz görünmektedir.
Atomlar çok küçük olduğu ve çok
fazla sayıda oldukları için atomik önermeyi değerlendirmek zordur. Örneğin son
nefesinizde, Julius Ceasar’ın “Sen de mi Brutus?” derken ölmek üzere aldığı son
nefesinin en az bir atomunu içinize çekmiş olduğunuz kesindir. Bu bilimsel
olarak önemsizdir.Fakat insan nefesinin yaklaşık bir milyon milyar milyar (10
üzeri 24) atom taşıdığı gerçektir. Yeryüzünün tüm atmosferi ile karışsalar da
bunlardan birini içinize çekme şansımız yüksektir.
Kütle ve Enerji
İlişkisi
Çeşitli cisimlere bir hız
kazandırmak isteyelim. Bunun için gereken iş aynı olsa bile gereken zaman farklı
olur. Uzayda biri kurşundan, diğeri tahtadan yapılma aynı geometrik şekil ve
büyüklükte iki cisim düşünelim. Her cisme diyelim ki, saatte 10 km' lik bir hız
vermek için eşit bir iş yapalım. Bu sonucu elde etmek için hangi cisme daha
uzun süre iş yapmalıyız? Elbette kurşundan olana. Böylece deriz ki, kurşunun
kütlesi, tahtanın kütlesinden büyüktür. Bu durumda hız zamanla artmaktadır.
Uygulanan kuvvet(iş) sabit olduğundan, kütle, durgun halinden verilen hıza
erişmek için gerekli zamanla bu istenen hız arasındaki oranla ifade edilir.
Bu, hız artışının sabit kuvvetin
uygulanma süresiyle doğru oranltılı olduğunu öneren hipotezin bir sonucu oluyor.
Oysa bu hipotez hızların bileşimi (toplanabilirliği) ilkesine dayanıyor. Ama bu
ilkenin evrensel bir değeri olmadığını gördük. Anımsayalım: Üzerini ik saniye
süreyle bir kuvvet uyguladığımız cismin hızı nasıl değişir? Cismin birinci
saniye sonundaki hızı, ikinci saniye sırasındaki hız artışına eklenir, hızların
toplanabilrliği ilkesine göre. Ama bu yöntem, ancak ışık hızına göre çok düşük
olan hızlar için geçerlidir. Hız arttıkça, hele ışık hızına yaklaştıkça bu ilke
bütün anlamını yitirir. Hızları görelilik kuramına göre topladığımızda sonuç,
eski bileşim ilkesine göre yapılan hesapla bulduğumuz sonuçtan daima daha
düşüktür. Bundan dolayı, çok büyük hızlar sözkonusu olduğunda, artık hız,
kuvvetin uygulanma süresiyle doğru orantılı olmuyor ve artış yavaşlıyor. Bunu
sınır bir hızın varlığını gözönünde tuttuğumuzda anlamak güç değildir.
Bir cismin hızı, ışığınkine
yaklaştıkça, etkiyen aynı bir kuvvet için ivme gittikçe azalır ve hız hiçbir
zaman sınır hızı aşamaz.
Hızın, kuvvetin uygulanma süresiyle
orantılı olaraka arttığı varsayıldığı sürece kütlenin hızdan bağımsız olduğu
söylenebilirdi. Fakat cismin hızı, ışık hızına yaklaştıkça zaman ve hız
arasındaki oran bozulur; kütle hıza bağımlı olmaya başlar. İvme sınırsız olarak
sürebildiği halde, hız sınır değerini aşamadığı için ktütlehızla birlikte artar
ve cismin hızı ışık hızına yaklaştığı zaman sonsuz derece büyük bir değere
ulaşır. Hesaplar, hareket halindeki bir cismin kütlesinin uzunluğundaki
kısalmayla orantılı olarak arttığını gösteriyor: Saniyede 240. 000 km hızla
giden Einstein Treni' nin kütlesi, durgun kutlesinden 10/ 6 kez daha büyüktür.
Doğal olarak,ışık hızından çok küçük
hızlar söz konusu olduğunda,hızın cisimlerin boyutları üzerine olan etkisini ya
da gözlemcilerin hızlarına bağlı olarak iki olayı birbirlerinden ayıran süredeki
değişmeyi hesaba katmamızı mümkün kılan aynı nedenden dolayı bu olayı da
önemsemeyebiliriz.
Kütlenin hıza olan göreli
bağımlılığı deney deneylerle,örneğin hızlı elektronların hızlarını
incelediğimizde doğruluğunu göstermektedir.
Var olan deneysel koşullarda ışık
kadar hızlı elektronlar elde etmek hiç de olağanüstü bir şey değildir. Özel
akselatörlerde elektronlara ışık hızından sadece saniyede 30.000 km küçük hızlar
verilebilmektedir.
Dolaysıyla,modern fizik çok hızlı
bir elektronun kütlesini dinlenme halindeki bir elektronun kütlesiyle
karşılaştırabilecek olanaklara sahiptir. Denel sonuçlar kütlenin hıza, görelilik
kuramının formüllerinin gösterdiği biçimde bağlı olarak değiştiğini
doğrulamaktadır.
(L.Landau- Y. Roumer.İzafiyet
Teorisi Nedir?, Çeviren:S. Gemici Say Yayınları,Istanbul
1996
Yıldızlardan Gelen
Bir İpucu
|