Bu yazı Bugün: 3 Toplam: 1644 kez okunmuştur.
|
Hazırlayan:Ramazan KARAKALE Özel Görelilik "Zamanın göreliliğinin keşfi, insanın doğa görüşünde köklü bir değişiklik yaptı. Bu, insan aklının,yüzyılların köhne kavramlarının durağanlığına karşı kazandığı en büyük zaferlerden biridir. Onu ancak,dünyanın küreselliğinin keşfinin teşvik ettiği devrimle kıyaslayabiliriz." Lev Landau-Yuri Rumer "Zaman,insanın güncel ve daima ilgilendiği gizemli kavramlardan biridir. Uzay gibi zaman da maddenin bir varoluş biçimidir. Zaman maddenin dışında varolamaz ve zamanın geçişi maddedeki değişmelerle ölçülür." M.Vasilyev-K.Stankoviç
Özel Görelilik Kuramı nedir? Albert Einstein(1879-1955) 'in devrim yaratan 1905 yazılarının konuları nelerdir? Einstein,hangi çalışmasıyla Nobel ödülünü almıştır? Dört boyutlu dünya ne demektir?Uzay ve zaman nasıl kaynaşır?Uzay ve zaman mutlak mıdır,yoksa göreli mi? Zaman "büyük patlama" ile mi başladı,yoksa büyük patlama zaman içinde mi oluştu? Irkçı bilimciler Einstein'i nasıl suçalamışlardır? Einstein "atom bombası"nın yapımına katılmış mıdır? Einstein,ABD Başkanına yazdığı mektuplarda ne dedi? İkizler paradoksu nedir? Poincare'nin atamadığı adım neydi?Özel görelilik kuramı doğrulanmış mıdır? Feynman,"fizik yasalarında simetri" konusunda,İlya Progogine zaman, Alp Akoğlu da "Zaman Oku", Tekin Dereli "Zaman Makinesi" konusunda bilgiler verecek. Bunları da okumayı unutmayın. Bizler, günlük yaşamda ışık hızından çok daha düşük hızlarla karşılaşırız. Işığın hızı ise çok yüksek bir hızdır. Işık, saniyede 300 bin kilometre yol alır. Newton mekaniği ya da klasik mekanik denen eski düşünceler, düşük hızlardaki cisimlerin hareketlerini tanımlamak için kullanılır. Newton mekaniği düşük hızlarda çok iyi sonuç verir;ama hızları ışığın hızına yaklaşan parçacıklara uygulandığında başarısız olur. Örneğin bir elektronun hızını,birkaç milyon voltluk potansiyel farkı kullanarak,ışık hızının yüzde 99'una (0.99c) varan hızlara çıkarabiliriz. Burada sınır ışık hızıdır,elektronu ışık hızından daha fazla hızlandıramayız. Newton mekaniğine göre ise hızın böyle bir sınırı yoktur. Hatta bu mekaniğe göre potansiyel farkı ya da buna karşı gelen enerji 4 katına çıkarılırsa elektronun hızı,yaklaşık,ışık hızının iki katına yakın bir hız kazanmalıdır. Oysa deneyler, ivmelendirici gerilim ne olursa olsun,elektronun hızının ışık hızından küçük kaldığını gösteriyor. Einstein bilime,çok büyük katkılar yaptı;ama görelilik, onun en büyük ve zekice ortaya koyduğu bir kuramdır. Bu kuramı,1905'te ortaya koyduğunda henüz 26 yaşında bir gençti. Ne büyük bir onur...Özel görelilik kuramı çok sayıda deneyle doğrulanmıştır. İşte size bunları anlatacağım.
Özel görelilik
iki temel önermeye dayanır: "Hareket Görelidir "Ne demektir?
Bu kuramın iki önermesini
tanımıştık. Bu önermeler, bizi yeni bir düşünme düzeyine sıçramaya zorlar. A ve
B gibi iki kayıktayız. A kayığı, bir çupra sürüsünü oltasına düşürmüş ve denizin
o noktasında durağan. B kayığı ise çupra arayışı için sabit bir hızla ilerliyor.
Ortalık sisle kaplı. Kayıklardaki gözlemciler kimin hareket halinde olduğunu
bilemiyor. Sessiz ve sarsıntısız bir trendeki yolcu pencereden baktığında
kendisinin değil, çevresindeki uzayın hareket etiğini sanır.
Hareketi nasıl
gözleriz?
Bir referans (başvuru) sistemi
olmaksızın hareket kavramının anlamı yoktur. Her durumda hangi sisteme göre
hareketi belirtmek istediğimizi belirlemeliyiz.
Einstein ' in 1905' te geliştirdiği
özel görelilik kuramı, birbirlerine göre sabit hızlarla hareket eden sistemlerin
( eylemsizlik referans sistemleri) sorunlarına eğilmektedir.
Şimdi
düşünelim ki iki kayık yan yana geliyor ve tam bu anda yıldırım çakıyor. Özel
göreliliğin ikinci önermesine göre yıldırım ışıkları, düzgün olarak tüm
doğrultulara yayılıyor. Birinci önermeye göre her iki kayıktaki gözlemci,
kendisinin merkezde olduğu, genişleyen bir ışık küresi bulmalıdır.; hatta alevin
parladığı noktaya göre, bunlardan birisi konumunu değiştiriyor olsa bile
kayıklardan başka bir referans sistemini sis yok ettiğinden gözlemciler kimin
değişikliğe uğradığını fark edemez ve böylece, her ikisi için de ışık hızı aynı
olduğundan her ikisi de özdeş olayı görmelidir.
Göreli
olaylar, günlük deneyimlerden farklıdır.
Açık
bir günde A ve B kayıkları denizdedir. Bunlardan biri, kayıkla yan yana gelince
suya bir taş atar. Taşın yaratığı dalgalar nasıl görünür? Her iki gözlemci,
farklı dairesel yörüngeler yayıldığını gözler. Yalnızca dalgacık örneklerinin
merkezinde olup olmadığını gözetleyerek herbir gözlemci, kendisinin suya göre
hareket edip etmediğini söyleyebilir. Su, bir referans sistemidir ve kayıkla su
üstünde hareket eden bir gözlemci, farklı yönlerdeki dalgacık hızlarını,
kendisisine göre birbirlerinden farklı olarak ölçer.; oysa kayık üzerindeki
duran bir gözlemcinin ölçtüğü dalgacık hızları her yönde aynıdır. Şu noktayı
anımsamak çok önemlidir. Sudaki dalgalar ve hareketler ile uzaydaki hareket ve
dalgalar çok farklıdır. Uzay, kendi içinde bir referans sistemi değildir; su,
kendi içinde bir referans sistemidir. Sudaki dalga hızları, gözlemcinin hareketi
ile değişir; ışığın uzaydaki dalga hızları ise gözlemcinin hareketi ile
değişmez. Örneğimizdeki iki kayıkta bulunan gözlemcilerin, özdeş halde yayılan
ışık küreleri algılamaları gerçeğinin tek açıklama yolu, her gözlemcinin
koordinat sisteminin, öbürünün bakış açısından, birbirlerine göre hareketten
etkilenmiş olmasıdır.
Bunlardan birinciyi, yani hareketin
göreli olmasını hele bir düşünelim. Dünya' nın kendi ekseni etrafında ve Güneş
çevresinde döndüğünü artık hepimiz biliyoruz. Biz insanlar, Dünya denen müthiş
bir hareketlinin, diyelim ki bir trenin yolcularıyız. Ama Dünya, bize hep
duruyor gibi geliyor. Neden? Çünkü trenimiz ve biz, aynı hızda ve aynı yönde
hareket etmekteyiz. Şimdi bir tren istasyonu ve onun önünden geçen tren modelini
düşleyelim. Bu bir düş değil, belki de yolculuklarınızdan anımsayacağınız bir
gözlemin öyküsüdür. Biri istasyonda bekleyen istasyon şefi, diğeri de trendeki
bir yolcu olan iki kişinin hareketi nasıl kavrayacaklarına bakalım. İstasyon
şefi için hareket eden şey hep trendir. Trendeki yolcu ise kendisinin durağan
olduğunu, istasyonun ve tüm diğer dünya yüzeyinin kendi yanından geçip gittiğini
düşünebilir. Bir biçimli hareket, yalnızca göreceli olarak belirtilebilir;
mutlak bir hareketli olduğunuzu öne süremezsiniz; ancak bir başka nesneye göre
hareket etmekte olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Siz, sandalyenizde otururken
aslında Dünya ile birlikte hareket halindesiniz. Ama Dünya ile hız farkınız
sıfır olduğu için bunu farketmiyorsunuz. Siz, arabanızla şu kadar hızla otobanda
seyrederken, bu hızınız sandalyesinde oturan komşunuza göredir. Sanıyorum
hareketin göreliliği konusunda anlaşıyoruz. Şimdi daha geniş uzaylara açılmak
için yine istasyon şefimize ve trendeki yolcumuza dönelim; epeydir yerlerinde
tembel tembel oturuyorlardı. Onlara ölçme görevi vereceğiz. Şefe bir ölçü çubuğu
ve bir saat; trendeki yolcuya da bir ölçü çubuğu ve bir saat veriyoruz. İkisine
de yolcunun bulunduğu pencerenin yatay uzunluğunu ölçme ödevini veriyoruz.
Yolcunun işi kolay. Yerinden kalkacak ve pencerenin uzunluğunu ölçecek. Şefinki
biraz daha zor. Tren geliyor, ama istasyonda durmadan geçiyor, ışıkları açacak,
yolcuların istemleriyle uğraşacak ve bu arada hareket halindeki trenin pencere
boyutunu ölçecek. Sanıyorum pencere boyutu değişmediğine göre, şef ve yolcunun
aynı uzunlukları ölçeceğini düşünüyorsunuz. Ama
Albert Einstein,
size yanıldığınızı gösterecektir. Şefin pencereyi görmesi için, pencerenin ön ve
arka noktalarındaki ışık, şefin gözünü ulaşmalıdır. Ancak öndeki ışık daha kısa
sürede, arkadaki ışık daha uzun sürede ona ulaşır. Bu da aynı bir uzunluğun
farklı hızlardaki gözlemcilerce farklı ölçüldüğünü gösterir. "Hareket Halindeki
Cisimlerin Elektrodinamiği " başlıklı makalesi, özel göreliliğin ana
düşüncelerini içeriyordu. Einstein, önce esir (eter) kuramını bir kenara itti.
Sonra, içinde göreli hareketle mutlak hareketin ayırt edilebileceği sabit bir
uzayın bulunmadığını ileri sürdü Başka bir anlatımla, evrende durduğuna emin
olabileceğimiz hiçbir şey olmadığını gösterdi. Duran bir trende otururken,
yandan başka bir tren geçse, bunu gören herkes bunun farkına varır. Ama
sarsıntıları yok eder ve duran ile yanından geçen yolculara sorarsak, hangi
trenin hareket halinde olduğunu söylemek güçleşir. Işık Hızının En Yüksek Hız olması Ne Demektir?
Işık hızının sabitliği neleri
düşündürür?
Her gözlemci ölçülerini kendi
referans sistemine göre yapar. Bu referans sistemi nedir? Kendi evi,
laboratuvarı, gezegeni ya da galaksisi olabilir.
Uzaydaki her şey birbirine göre
değişik hızlardadır. İnsanın evrendeki yerini veya hareketini belirleme amacıyla
kullanabileceği esir ya da başka bir işaret yoktur. Herkes için ortak olan tek
sonuç, içinde bulunduğumuz hareket haline bağlı olmaksızın, ışık hızını ölçtüğü
zaman, her yerde aynı sonucu bulacağıdır.
Einstein' in düşüncelerinin ilginç
sonuçları vardır. Bir uzay platformunun Dünya yörüngesine yerleştirildiğini ve
bir bilim adamının cetvel ve saatle ışık hızını ölçmekle burada bulunduğunu
düşünelim. Bu bilim adamının saat ve cetvel dışında bu iki aletten başkasına
gereksinim duymaması hayret vericidir. Bunun nedeni, hızın herhangi bir şeyin
verilen bir zaman içinde alacağı yolun ölçüsü oluşudur. Platformdaki bilim
adamı, ölçülerini dikkatle yapar ve ışığın, tıpkı Dünya üzerinde olduğu gibi,
saniyede 300.000 km lik bir hızla hareket ettiğini saptar.
Yine aynı ölçüyü yapmak üzere
Dünya’dan ikinci bir heyet gönderilir. Fakat bu seferki bilim adamı nisbeten
yavaş hareket eden bir uzay istasyonunun sağladığı kolaylığa sahip değildir.
Ölçülerini, dünyada iken karşılaştırdıkları vakit uzay istasyonundakilerin aynı
oldukları saptanan cetvel ve saati kullanarak hızla hareket eden roketli bir
uzay gemisinden yapması istenir. Uzay gemisi, istasyonun yanından hızla geçerken
içindeki bilim adamı ölçmelerini yapar ve bu sırada uzay istasyonundaki bilgin
de onu teleskopla gözetler. İstasyondaki bilgin, uzay gemisinin, ordaki
meslektaşının ve onun kullandığı cetvelin hareket yönünde kısaldıklarına dikkat
eder. Fakat, uzay gemisinden verilen ışık hızıyla ilgili rapor onu şaşırtır.
Meslektaşının raporuna göre, ışığın uzay gemisinde ölçülen hızı da 300.000
kilometredir. Bu nasıl olabilir? Ölçüyü kısalmış cetvelle yaptığına göre sonucun
farklı olması gerekirdi. Bunun kaçınılmaz yanıtı, hızın hesabında kullanılan
diğer büyüklüğün de değişmiş olmasıdır. Yani zaman akışı “yavaşlamış”tır.
Onun
çıkış noktası, ışık hızının evrensel bir sabit olduğuydu. Bunu, kendisi değil,
Michelson ve Morley daha önce kanıtlamıştır. Maxwell, bu konuda adımlar
atmıştır. Esir Kuramını Kurtarma Çabaları
Michelson-Morley Deneyi, esir
kuramına indirilmiş önemli bir darbeydi. Ama 1893 yılında Dublin' deki Trinity
Kollejinde görevli Fitzgerald , yeni bir öneriyle
esir kuramını kurtarmayı denedi. Bundan ayrı olarak bir başka görüşü de Leiden
Üniversitesinden H.A. Lorentz ortaya attı.
Fitzgerald ve Lorentz' e göre, esir içinde hareket
eden cisim hareket yönünde kısalıyordu. Bu kısalmanın miktarı, cismin hızının
ışık hızına yakınlığına bağlıydı. "Lorentz- Fitzgerald kısalması" denen bu
değişme, basit bir
matematik formülle açıklanmıştı. Buna göre, Dünya' nın Güneş çevresindeki
hareketi Michelson-Morley aletinde 200 milyonda bir oranında kısalmaya neden
oluyordu. Ne kadar küçük olursa olsun bu değişme, deneyin neden başarısız
olduğunu açıklamaya yeterdi. Aletteki kısalma, aletin gerçek fiziksel büzülmesi,
esirden geçerken yavaşlayan ışık demetinin hızındaki herhangi bir azalmayı
örtecek düzeydeydi. Lorentz ve Fitzgerald, o an için doğru sonuç veren bir
matematiksel hipotez ortaya attılar; ama bunun başarılı bir açıklamasını
yapamadılar. Yine de katı maddenin hareketten dolayı kısalması herkesin
dikkatini çekti.
1905
DEVRİMİ
Einstein,1905 yılında henüz 26
yaşındaydı. Birden ve harika bir sona ulaştı... 1. Einstein "atomun varlığı"nı Yeniden Kanıtlıyor: Polenlerin Sıvı İçindeki Dansı Atomların Önemi
Jean
Perrin,1908'de,Einstein’in polen taneciklerinin hareketiyle ilgili
niceliksel kestirimlerini doğrulayan bazı önemli deneyler yaptı. Bu deneyler,
aynı zamanda Einstein’in tümüyle kurama dayanan hesaplarının ne denli
incelikli yapıldığını da gösterdi. İşte o zaman başta kimyacı
Ostwald bile "atomcu" oldu. Ancak katı pozitivisti
Ernst Mach, doğrudan deneye dayanmıyor diyerek
atomun varlığını kabul etmedi;ölümüne dek “bozulmaz şüpheciliğini” korudu.
Bugün fizikçiler, patent inceleyicisi Einstein’in yazısını atomların varlığı
konusunda ilk ikna edici test olarak kabul etmektedirler. Yalnız başına
o tek yazı onun bilimsel saygınlığını sağlardı.
Atomları göremeyiz ve onlara
dokunamayız; onlar dünyamızın farkına varılabilen bir kısmı değildir. Yine de
fiziğin büyük kısmı atomların varlığına dayanır. Kuantum elektrodinamiğinin
mucitlerinden biri olan Richard Feynman (1965
Nobel), bir defasında, bir tufanda geleceğe iletilmesi gereken bir cümle dışında
tüm bilimsel bilgi tahrip edilseydi bu cümlenin ‘.. doğada her şey,
birbirinden biraz uzak olduklarında birbirini çeken, fakat, birbiri içine
sıkıştırıldıklarında birbirini iten, aralıksız bir hareket içinde dolaşan
atomlardan yapılmıştır ” şeklindeki cümle olması gerektiğini yazmıştı.
Einstein’in uğraştığı sorun,
atomların varlığının nasıl kanıtlanabileceği sorunu idi. Atomlar görülemeyecek
kadar küçük iken bu iş nasıl yapılabilirdi? Uçan tenis toplarıyla dolu odanın
içine bir basket topu koyduğunuzu düşünüelim. Büyük basket topu her taraftan
tenis toplarının saldırısına uğrar ve rastgele hareket etmeye başlar. Tenis
toplarının bombardımanının rastgeleliğini varsayarak, basketbol topunun
hareketleri belirlenebilir. Baste topu, kendine carpan toplar nedeniyle sıçrar
ve ortalıkta zıplar. 2. Fotoelektrik Olayın Kuantum Kuramıyla Açıklanması İkinci bomba, aslında kuantum kuramıyla ilgiliydi. Fotoelektrik olayın incelendiği bu yazı, kuantum kuramının bir savunmasıydı.Aslında diyoruz, çünkü Einstein kuantum kuramının kurucularından olduğu halde giderek ilerlemenin gerisinde kalma talihsizliğini yaşayacaktı. Makalesinin adı: Işığın Oluşumu ve Dönüşümü Üzerine Bir Görüş 'tü. Einstein bu makalesinde fotoelektrik olayı çözümlüyordu .Bu çözümlemede Planck'ın kuantum önermesini kullandı. 1900 yılında Alman fizikçi Max Planck, enerjinin sürekli olmadığını, paket paket alındığını ve verildiğini ileri sürmüştü. Ayrıca atomlar arasındaki enerji alışverişinin ışığın frekansıyla doğru orantılı olarak ve kuantum denen enerji paketleri biçiminde gerçekleştiğini deney sonuçlarına dayanarak söylüyordu. Fotoelektrik olayda üzerine ışık düşen bazı metaller , elektron yayar. Einstein işte bu olayı, ışığın fotonlar (kuantumlar) halinde yayılmasıyla açıkladı. Planck, ışık kaynaklarının kuantlaşmış enerji değişimi yaptıklarını varsaymıştı. Einstein bir adım ileri giderek, ışığın kendisinin kuantlaşmış olduğunu-ışık foton denen parçacıklardan oluşmuştu- varsaymıştır. Fotoelektrik etkiyi tanımlayacak bir denklem türetti. Planck dahil fizikçilerin çoğu,ışığın doğayı bir süreklilik olarak gören görüşe uygun olarak,dalga biçimli bir olay olduğunu düşünüyorlardı. Bu devrimci fikir, o zaman yerleşik olan ışığın dalga teorisine karşı bir çıkıştı-bu durum, fizikçilerin onu reddetmeleri için yeterli nedendi. Diğer fizikçiler Einstein’in önerisini, yalnızca foton için pek doğrudan bir kanıt sayılamayacak olan fotoelektrik etkiyi açıkladığı için reddettiler. Fakat Einstein ışık konusunda dalga-parçacık ikili yapı kavramına sıkı sarıldı ve ışığın bu görünüşte çelişkili özelliklerini uzlaştırmaya çalıştı; ama başaramadı.
Einstein,1905 yılının üç yazısından
yalnız fotoelektrik olay konusundaki yazısı için”gerçekten devrimci” diye söz
eder ve gerçekten de öyleydi.
Elektron yükünün ölçülmesini
sağlayan Amerikalı deneyci R. Milikan , Einstein’in
foto elektrik olayla ilgili denklemeni test etmek için yıllarca uğraştı ve 1915
yılında: "Einstein denkleminin görünürdeki tam başarısına rağmen, sembolik
ifadesi olmak üzere tasarlandığı fiziksel teori o kadar tutarsız bir şey ki,
kanımca, Einstein kendisi artık onu savunmayacaktır " demişti. Einstein onu
savundu. Ancak foto elektrik denklemi deneysel olarak doğrulandıktan sonra bile,
diğer fizikçilerin ışığın bir parçacıklı (kuantlı) olduğu görüşüne karşı
direnmeleri sürdü. ‘Gerçekten devrimci’ foton fikrinin, ışık parçacığının, kabul
edilmesinden önce yeni deneysel doğrulamaların yapılması gerekiyordu. 3. Uzay ve Zaman Kavramları Üçüncü yazı, sonradan özel görelilik kuramı adı verilen uzay ve zaman kavramları üzerineydi.Üçüncü makalenin adı Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği idi. Bu makale elektromanyetik olguları açıklayan Maxwell yasalarına yeni bir bakış açısı getiriyordu. 19. yüzyıl sonlarında ışığın elektromanyetik bir dalga özelliği gösterdiği ve uzaydaki hızının da saniyede 300 000 km(186.000 mil) olduğu anlaşılmıştı. Filozofların ve bilimcilerin çağlar boyu kafa yorduğu bu iki kavram, 1905 yılındaki yazıyla bambaşka bir öz ve biçim kazandı. 1910 yılında Max Planck , onun bu yazısıyla ilgili olarak " Doğru olduğu kanıtlanırsa, kanımca Einstein, yirminci yüzyılın Kopernik' i olarak değerlendirilecektir " demişti. İÖ Demokrit, atomlar ve boş uzay var diyordu. Parmenides ve öğrencisi Zenon, hareketi yadsıyordu. Bazıları uzayı her şeyin içinde yüzdüğü peltemsi bir ortam "eter" olarak tasarlıyordu. Zaman da bir nehir gibi geçmişten geleceğe akan metronom tik taklarıydı. Peki ama uzay neydi; zaman neydi? Bunların birbiriyle ilişkisi var mıydı? Einstein bunu çok basit söylemişti: Uzay, bir ölçü çubuğuyla ölçtüğümüz şey; zaman da bir saat ile ölçtüğümüz şeydir. Bu pek basit sunuş, çok boyutlu bir düşüncenin simgeleriydi aslında. Bu tanımlarla silahlanmış olarak Einstein, birbirine göre değişmeyen bir hızla hareket eden iki gözlemci arasında uzay ve zamanın ölçümlerinin nasıl değiştiğini sordu. Bir gözlemcinin ölçüm çubuğu ve saati ile bir trende hareket ettiğini, diğerinin de çubuğu ve saati ile istasyonun platformunda olduğunu varsayalım. Trendeki kişi, vagonun kenarında pencerenin boyunu ölçer. Aynı şekilde platformdaki kişi, yanından geçerken aynı pencerenin boyunu ölçer, iki gözlemcinin ölçümler birbirine göre nasıldır? Basitçe, bu ölçümlerin sonucunun aynı olması gerektiğini düşünürüz- eninde sonunda ölçülen aynı penceredir. Fakat Einstein’in ölçü sürecini dikkatli şekilde analiz ederek gösterdiği gibi, bu yanlıştır.
Zamanın mutlak değil göreli olduğunu
artık biliyoruz. Bir olayın bir uzay noktasından başka bir uzay noktasına
yayılmasının hızı sonsuz olarak ivmelendirilemez, yani yayılmanın hızı ışık hızı
değerini aşamaz.
Hiçbir hızın ışık hızını
aşamayacağını anlatan doğrulama bir doğa yasasıdur. Bir kere daha yinelemeli:
Yalnızca limit hız, yani ışık hızı farklı laboratuvarlar için aynı değere
sahiptir. Bu gerçek bize çok önemli bir teknik sorunu da önümüze koyuyor: Işık
hızı, erişilebilecek en yüksek hızdır.
Einstein devrim yaratan makalesinde
iki nokta arasında yol alan ışığın hızının nasıl belirleneceği sorunundan yola
çıktı. Bu amaca yönelik olarak iki temel önerme geliştirdi:
1. Mekanik denklemlerin geçerli
olduğu her başvuru sisteminde, elektrodinamik ve optik için aynı yasalar
geçerliydi.
2. Işığın hızı, kendini yayan cismin
hareketinden bağımsızdı ve boşlukta her zaman aynı hızla yayılıyordu. Bu ilkelere göre, birbirine göre hareket halinde olan iki gözlemci, hızları sabitse, iki ayrı yerde gerçekleşen iki olay arasında geçen süreyi aynı biçimde değerlendiremez. Gözlemcilerden biri, bu iki olayı aynı anda yani eş zamanlı olarak görürken, öteki olayları belirli bir zaman aralığıyla,yani ardışık olarak görür. Eşzamanların göreliliği denilen bu olgunun nedeni, olayların gerçekleştiğine ilişkin en hızlı belirti olan ışığın hızının, her iki gözlemci için de aynı ve sonlu olmasıdır.
Einstein’dan önce de bilim
adamları, ışığın hızının sonlu fakat çok hızlı, saniyede 180 000 mil(yaklaşık
300 000 kam/s) kadar olduğunu biliyorlardı. Fakat Einstein, ışığın hızı
konusunda özel bir şey olduğunu; ışığın hızının mutlak bir değişmez olduğunu
düşünüyordu. Ne kadar hızlı hareket ederseniz edin, ışığın hızı her zaman
aynıdır. Bir ışık ışınını hiçbir zaman yakalayamazsınız. Bu gerçeğin ne kadar
tuhaf olduğun anlamak için, bir silahtan yüksek bir hızla bir kurşun çıktığını
varsayalım. Kurşunun hızı mutlak bir değişmez değildir, öyle ki, kurşunun
ardından bir roketle yola çıkarsak ona yetişebiliriz ve kurşuna yetiştiğimizde
kurşun hareketsiz görünebilir. Kurşunun hızının hiç bir mutlak anlamı yoktur,
çünkü onun hızı hep bizim hızımıza göre bir hızdır. Fakat ışığın durumunda durum
böyle değildir; onun hızı mutlak bir hızdır;her zaman aynıdır, bizim hızımızdan
tamamen bağımsız. Bu, ışığın hızını başka herhangi bir şeyin hızından niteliksel
olarak farklı yapan tuhaf özelliğidir. Işığın hızının mutlak değişmezliği varsayımı, özel görecelik kuramının ikinci önermesi idi. Einstein’in ilk önermesi, mutlak tek biçimli hareketi belirlemenin olanaksız olduğu idi. Tek biçimli hareket değişmeyen bir yönde, değişmeyen bir hızla ilerler-esas olarak kayar. Einstein’in önermesine göre kaymaktaysanız, hızınızı bir başka şeyin hızına göre kıyaslamadığınız sürece, kaymakta olup olmadığınızı belirleyemezsiniz. Biri trende, diğeri platformda olan iki gözlemci bu önermeyi resimlemektedir. Platformdaki kişi için, hareket eden şey, trendir. Ama trendeki kişi de aynı şekilde, kendisinin durağan olduğunu ve platformun ve tüm dünyanın onun yanından geçerek hareket ettiğini varsayabilir. Tek biçimli hareket yalnızca göreli bir şeydir-ancak,b ir başka şeye göre hareket etmekte olduğunuzu söyleyebilirsiniz.
Bu iki öneriden,(ışığın hızının
değişmezliği ve hareketin göreli oluşundan) özel görelilik kuramının tüm
mantıksal yapısı çıkmıştır. Ancak, bir fizikçi ve Einstein’in arkadaşı olan
Paul Ehrenfest ’in vurguladığı gibi, bu ilk iki önermenin birbiri ile
çelişmediğini belirten, kendiliğinden ortaya çıkan bir üçüncü önerme vardır.
Yüzeysel olarak, bu iki önerme çelişiyor görünür. Bir önerme tüm tek biçimli
hareketlerin birbiriyle göreli olduğunu söyler. Diğer önerme, mutlak olan ışığın
hareketi hariç olmak üzere diye ekler. Özel görelilik kuramına göre, dünyanın
tüm iyi bilinmeyen özelliklerinin kökeninde, tüm maddi nesnelerin hareketleri
arasındaki görelilik ve ışığın hızının mutlak oluşunun karşılıklı ilişkisi
yatmaktadır. Einstein, bu önermeleri kullanarak, bir gözlemci tarafından yapılan uzay ve zaman ölçümleri ile ona göre tek biçimli hareketle ilerleyen bir diğer gözlemci tarafından yapılan aynı ölçümler arasındaki ilişkiyi gösteren yasaları matematiksel olarak çıkardı. Einstein, platformdaki kişinin, hareket eden trendeki pencerenin boyunu, trendeki kişinin ölçümüne göre daha kısa bulacağını gösterdi. Hayali trenin hızı arttıkça, hız ışık hızına yaklaşırken, pencerenin boyu, platformdaki kişi tarafından gittikçe daha kısa olarak ölçülecektir. Tanıdığımız dünyamızda, gerçek trenler gibi, nesnelerin çoğunun hızı, ışık hızına kıyasla çok küçük olduğu için, ancak ışık hızına yakın hızlarda görülen bu tür dramatik kısalmaları hiç bir zaman görmeyiz.
Bunlar ve pek çok başka test,
Einstein’in ilk çalışmasının doğruluğunu kanıtlamıştır. Genç Einstein kendisini
insan düşüncesinin en yükseği ve en iyisi ile tanıtan bir bohem ve bir isyancı
idi. 1905 yılından 1925'e kadar yoğun yaratıcılık döneminde, “Yaşlı Adam”-
Doğanın Yaratıcısı veya Zekası için kullandığı terimdi bu- karşısında ateşli bir
tavır içinde göründü. Einstein ve Determinizm
Armağanı, basit ve çekici tezlerle
maddenin kalbine gidebilme yeteneği idi. Fizik topluluğundan ayrı olarak, ama
bilimin süren polemikleriyle bağlantı içinde, Einstein evrenin yeni bir
görünüşünü kavradı.
Einstein’in 1905 yılı yazıları ve
Planck’ın 1900 yılı yazısı, 20.yy fiziğine yol göstericilik yaptı. Daha önceki
fiziği dönüşümden geçirdiler. Einstein tarafından geliştirilen Planck’ın
kuantum (foton) fikri doğanın sürekli bir görünümünün ileri sürülemeyeceği
anlamına geliyordu. Maddenin birbirinden ayrı atomlardan oluşmuş olduğu
gösterilmişti. Newton zamanından beri savunulan uzay ve zaman kavramları
yıkılmıştı. Yine de bu ilerlemelere karşın determinizm fikri- evrenin her
ayrıntısının fiziksel yasalara bağlı olduğu düşüncesi- Einstein ve onun
dönemindeki fizikçilerde yerleşik kaldı. Bu keşiflerdeki hiçbir şey,
determinizmi yenemedi.
Einstein’in büyük gücü, matematiksel
tekniğinde değil, fakat derin anlayışında ve ilkelere sarsılmaz bağlılığında
yatıyordu. Klasik fiziğin ilkelerine ve determinizme sarsılmaz bağlılığı, şimdi
onu özel görelilik kuramından en büyük eseri olan genel görelilik kuramına
götürüyordu.
Zamanın Genleşmesi: Yavaş Akan Zamanda Bir Gezinti
Hareketli saatler,bir miktar
yavaş çalışır. Bu daha yeni tanımlanmış ışık saatleri için olduğu kadar,adi
mekanik saatler için de doğrudur. Gerçekten bu sonuçları tüm fiziksel
süreçlerin,kimyasal tepkimeler ve biyolojik süreçler dahil,hareketli bir
çerçevede oldukları zaman, durgun bir saate göre yavaşladıklarını söyleyerek
genelleyebiliriz. Örneğin uzayda hareket eden bir astronotun kalp atışları,uzay
gemisinin içindeki bir saat ile tempo tutturmuş olsun. Astronotun hem saati hem
de kalp atışları durgun bir saate göre yavaşlamıştır. Astronot uzay gemisinde
yaşamın yavaşladığı duygusuna kapılmaz. Zaman genişlemesi,çeşitli deneylerle
doğrulanmış olan gerçek bir olgudur. Örneğin müonlar bir elektronunkine eşit
yüke ve elektronunkinden 207 kez büyük bir kütleye sahip olan kararsız elemanter
parçacıklardır. Müonlar,kozmik ışınların,atmosferin yukarı
kesimlerinde,soğurulması sonucu oluşabilirler. Müonların yerdeki gözlemciye göre
ömürleri, müonlarla birlikte hareket eden gözlemciye göre daha büyük
gözlenmiştir. 1976'da CERN laboratuvarında yapılan müon deneylerinde hareketli
müonların ömrü,binde iki hata ile, göreliliğin öngörüsüyle uyumlu olarak,durgun
müonunkinden yaklaşık 30 kez daha uzun olarak ölçüldü. Hafele ve Keating
tarafından rapor edilen bir deneyin sonuçları(1972), zaman genişlemesi olgusu
için dolaysız kanıt oluşturuyor. Deneyde,çok kararlı sezyum demeti atom saatleri
kullanıldı. Uçan bir jette bulunan böyle dört saat ile ölçülen zaman aralıkları,
ABD Deniz Gözlemevi'ne yerleştirilmiş referans atom saatleriyle ölçülen zaman
aralıkları ile karşılaştırıldı. Yere bağlı bir saat,yerin ekseni etrafındaki
dönmesi nedeniyle, gerçek bir eylemsizlik çerçevesinde değildir. Bu sonuçları
kuram ile karşılaştırmak için birçok faktör dikkate alınmalıydı. Bunlar
arasında yere göre hızlanma ve yavaşlamanın periyotları,hareketin yönündeki
değişimler ve yere bağlı saate göre uçan saatlerin uğradığı daha zayıf çekim
alanı gibi faktörler bulunur. Onların sonuçları,özel görelilik kuramının
öngörüleriyle iyi bir uyuşma gösteriyordu. Hafele
ve Keating makalelerinde şunu rapor ettiler: "ABD
Deniz Gözlemevi'nin atomik zaman eşeline göre,uçan saatler doğuya doğru
gittiklerinde 59+10 ns kaybettiler ve batıya doğru gittiklerinde 273+7 ns
kazandılar... Bu sonuçlar,makroskopik saatlerde ortaya çıkan ünlü saat
paradoksunun belirsiz olmayan bir ampirik çözümünü verir."Uzay gemisindeki
saatin yavaşlaması, fizikçilerin “zamanın genişlemesi” deyimlerine bir örnektir.
Bu, Einstein’in denklemlerinin bir sonucudur ve ışık hızının sabit oluşundan
ileri gelmektedir.
Zamanın genişlemesi Einstein
tarafından ileri sürüldükten 13 yıl sonraya kadar, ispat edilememiş bir kuram
olarak kaldı. Daha sonra, bu gecikmenin gerçek fiziki örnekleri, bilim adamları
tarafından parçacık fiziğinde gözlenmeye başlandı. Örneğin, mezon adı verilen ve
kütleleri elektron ve proton kütlelerinin arasına isabet eden, atomdan daha
küçük bir takım parçacıkların parçalanmasında buna rastlanır. Normal koşullar
altında bu parçacıklar son derece kısa ömürlüdür; kendiliklerinden elektron ve
nötrinoya ayrılırlar. Fizikçiler, ışık hızına yaklaşan son derece yüksek
hızlarda bu parçalanmanın bir miktar geciktiğini saptamışlardır.
Bir gözlemciye göre hareket eden bir
saat, gözlemcinin saatine göre daha yavaş tik-tak sesi verir. Yani uzay
aracındaki bir kimse, uzay aracı içinde iki olay arasındaki zaman aralığını
diyelim bir dakika bulursa, yeryüzündeki biz iki olay anasındaki aralığın daha
uzun süre olduğunu buluruz. Bu etkiye zaman genleşmesi denir. her gözlemci
kendisine göre hareket halindeki saatlerin durgun hallerine göre daha yavaş
çalıştığını bulur. Bir cismin kütlesi, hareke halinde daha büyüktür. Bu nedenle
salınım yapan bir cismin periyodu hız arttıkça büyür. bu bakımdan, birbirine
göre durmakta olan bütün saatler bütün gözlemcilere göre, ister saat grubunun
ister gözlemci grubunun sabit hızdaki hiçbir hareketine bakılmaksızın aynı
davranıştadır. Zamanın göreli karakterinin pek çok sonuçları vardır. Örneğin bir
gözlemciye aynı anda oluyor izlenimi veren olaylar, göreli harekette olan başka
bir gözlemciye göre aynı anda oluyor değildir. Peki kim doğrudur? Her iki gözlem
de doğrudur; çünkü her ikisi de yalnızca gördüklerini ölçmektedir. Kısaca
eşzamanlılık mutlak değildir, görelidir. Enerjinin korunumu ilkesini alalım. Bu
ilke evrende toplam enerjinin sabit kaldığını anlatır. Buna göre evrenin
herhangi bir noktasında belli bir miktar enerji yok olurken aynı anda eşit bir
enerji mi ortaya çıkmalıdır? Aynı anda olması için enerji aktarılması gerekir.
Aynı anda olma göreli olduğundan kimi gözlemciler enerjinin korunmadığını
bulacaktır. Ama kuram, yitik enerjinin , enerji aktarımı olmadan başka bir yerde
kendiliğinden ortaya çıkabileceğini de yasaklamaz. Enerji akışı için pek çok
yol vardır. bir yerde kaybolan ve başka yerde ortaya çıkan enerji, birinci
yerinden ikinciyle akmıştır. Buna göre yalnız tüm evren dikkate alındığında
değil, uzayın herhangi bir bölgesinde ve herhangi bir anda dahi enerji yerel
olarak korunur.
Zaman göreli bir nicelik
ise de, günlük deneyimlerimizle edindiğimiz zaman kavramı da tümüyle yanlış
değildir. En başta hiçbir gözlemciye göre zaman tersine işliyor gözükmez.
Art arda oluşan bir olaylar dizi
STATÜKO İLE ARASI GENE AÇIK
Zamanın genleşmesi ve uzunluğun
kısalması gibi garip davranışlardan başka Einstein’in kuramı enerjinin şekil
değiştirmesi bakımından da beklenmedik tartışmalara yol açtı. Einstein’in
zamanında bilim adamları “enerjinin korunumu” gibi “kütlenin korunumu” ilkesini
de kabul ediyorlardı. Bunun kısa ifadesi, maddenin hiç yoktan yaratılamayacağı
ve varken de yok edilemeyeceği idi. Belirli bir kütle parçasında oluşan
değişiklik, ancak mekanik veya kimyasal yoldan bir azalma veya çoğalma
olabilirdi.
Başka bir deyişle bir kütle parçası
ya da ona başka bir parçasının yapıştırılması, çivilenmesi, lehimlenmesi ile
artabilir veya buharlaşma, erime, yontulma suretiyle eksilebilirdi. Bununla
birlikte evrendeki toplam kütle miktarı sabit kabul ediliyordu. Einstein’e
gelene kadar fizikçiler, hareketin de maddenin temel yapısını
değiştiremeyeceğini ileri sürüyorlardı. Fakat bu düşünceler, Einstein’in
buluşlarıyla tümüye çelişkiye düşmüştü.
Bilim adamları, maddenin miktarını
her zaman onu terazide tartarak belirlemez. Daha çok, bilinen bir kuvvetle
itildiği veya çekildiği zaman ne kadar çabuk hızlandığına bakarlar. Buna göre
tarif ederler. Ancak, böyle bir ölçünün sonucuna ağırlık değil kütle denir. Aynı
itme uygulandığı zaman, büyük bir kütle, küçük bir kütleye göre daha yavaş
hızlanır. Bilim adamları yeteri kadar büyük bir itme verildiği takdirde bir
maddenin ışıktan daha hızlı hareket etmesini engelleyecek bir neden
görememektedirler.
İşte bu noktada Einstein, hiçbir
şeyin ışıktan daha hızlı gidemeyeceğini ileri sürüyordu. Hızın etkisi atında
kalan yalnızca uzunluk ve zaman değil. Kütle de benzer etki altında kalıyordu.
Bir cismi hızı ışığınkine yaklaştıkça kütlesi artıyor ve onu itmek zorlaşıyordu.
Işık hızında maddenin kütlesinin sonsuz olması gerekirdi. (Enerji Ansiklopedisi,
s: 138)Ne kadar büyük olursa olsun hiçbir enerji miktarı onu daha fazla
hızlandıramazdı. Bu şimdi gözlemlerle desteklenmektedir.
Normal hızlarda göreliliğin
gösterdiği kütle artması önemsizdir.Ses hızıyla uçan bir jet uçağının kütlesinin
artması bile yüzde birin 10.000 milyonda birini geçmez. Bunanla birlikte, ışık
hızına yaklaştıkça kütle hızla artar. Işık hızının yüzde 90'ına varılınca kütle
iki kattan fazla büyür. Bu etki, büyük atom parçalayıcıların üretiminde önem
kazanır. Bu makinelarda parçacıklar bir daire boyunca birçok kere döndürülür.
Parçacık,her devirde biraz enerji ve kütle kazanır. Bundan dolayı, itici
kuvvetlerin etki süreleri, her devir sırasında gittikçe ve hafifçe ağırlaşan
parçacıkların uygun şekilde hareket etmelerini sağlayacak şekilde
ayarlanmalıdır.
Bu noktaya dek Einstein, yalnızca
maddenin kütlesiyle kinetik enerjisinin birbirine bağlı olduğunu açıklamıştı.
Onları bu sınırlı anlamda eşit farzettikten sonra sonuçta atom devriyle
sonuçlanacak cesaretli adımı attı. Kütlenin her türlü görünüşüyle enerjinin
eşdeğer olduğunu iddia etti. Buna göre, enerji ve madde evrenin iki farklı yüzü
değil, aynı yüzünün sadece iki ayrı tarafıdır. Bu kurama göre, enerjinin artması
veya eksilmesi daima kütlenin değişmesine karşıttır. Bir cismi ısıtmak(onu ısı
enerjisi ile doldurmak) bile kütlesinin belli belirsiz artmasına neden olur.
Kütle ve
Enerijinin Eşitliği Einstein, 1905 yılında, son olarak dördüncü bir kısa yazı yazdı;ama bu yazının tüm sonuçları 1907 yılına dek geliştirilmedi. Einstein, kütlesi m olan bir parçacığın hareket enerjisinin (E) analiziyle, parçacığın E=m c2 denklemiyle bulunan bir enerjisi olduğunu gösterdi. Buradaki c, ışık hızıdır ve sabit bir niceliktir.
Einsteinden önce fizikçiler, enerji
ile kütleyi ayrı şeyler olarak düşünüyordu. Bu durum günlük deneyimimizde açıkça
görülüyor. Bir taşı kaldırmak için harcadığımız enerjinin taşın kütlesiyle ne
ilgisi vardır? Kütle, maddi bir varlık izlenimi verir; ama enerji bu izlenimi
vermez.Isı,ışık bu izlenimi vermez. Eski bilgilere göre kütle ve enerji ayrı
ayrı korunur görünen niceliklerdi. 19.yy’da fizikçiler enerjinin sakınımı
yasasını-enerji ne yaratılabilir ne de yok edilebilir- buldular. Bir taşı
kaldırdığımız zaman enerji harcanır; ama kaybolmaz. Taşın, düşürüldüğü zaman
serbest kalan bir potansiyel enerjisi vardır. Ayrıca bir de kütlenin korunumu
yasası vardı-kütle ne yaratılabilir ne de yok edilebilirdi. Bir taş kırılırsa,
parçalarının toplamı kütlesi başlangıçtaki taşın kütlesine eşittir. Enerji ve
kütlenin ayırımı ve ayrı sakınım yasaları 1905'te fizikçilerin düşüncelerine
yerleşmişti, çünkü muazzam bir deneysel desteğe sahipti. Einstein’in görüşünün
yeniliği,işte böylesi bir temel üzerinde yükseldi.
Einstein, görelilik kuramının
önermelerinin, enerji ve kütlenin ayrımı ve ayrı korunum yasaları olması
düşüncesinin bırakılması gerektiğini keşfetti. Bu sarsıcı keşif onun E=m.c2
denkleminde özetlenmiş olan şeydir. Basitçe kütle ve enerji, aynı şeyin farklı
görünümleridir; çevrenizde gördüğünüz tüm kütle bir çeşit yoğunlaşmış enerjidir.
Bu yoğunlaşmış enerjinin küçük bir miktarı bile serbest kalsa, sonuç bir nükleer
bombanınki gibi felaket bir patlama olurdu. Nükleer fisyon ve füzyon
süreçlerinde muazzam miktarda enerjinin serbest kalması,kütle ile enerjinin
eşdeğerliğini açık sbir şekilde ortaya koymaktadır.Şüphesiz, çevremizdeki kütle
kendini enerjiye dönüştürmek üzere değildir-bu işin gerçekleşebilmesi için çok
özel fiziksel koşullar gerekir. Fakat zamanın başlangıcında evreni yaratan büyük
patlama sırasında, kütle ve enerji ve madde yalnızca birbirinden farklı olarak
bulunuyor ve bir gün uzak gelecekte, çevremizde gördüğümüz madde tekrar enerjiye
dönüşüyor olabilir.
Göreliliğin çok önemli bir sonucu,
kütle ile enerjinin eşitliği ve ışık hızının özel sınırlandırıcı karakteridir.
E= mc2 formülü maddede saklı muazzam enerjilerin kuramsal bir anlatım yoludur.
Bu enerjilerin, sonradan, evrendeki tüm yoğunlaşmış enerjilerin-güneş ve
yıldızların enerjisinin, yani ilk nükleer enerji yığınlarının kaynağı olduğu
gösterilecekti. Gerçekten de Güneş bizi ısıtırken daha hafifler, hidrojenini
yakarak helyum meydana getirir; bu, Promete’nin sonudan ders almamış olan
izleyicilerinin, hidrojen bombası biçiminde gökyüzünden yeryüzüne indirdikleri
çeşitten bir ateştir. Işık hızının sınırlandırıcı karakteri de aynı ölçüde
önemlidir. Einstein, aynı zamanda, bütün hızların göreli olduğunu kanıtlayarak,
sürekli atan ivmeye rağmen, hiçbir parçacığın ışığın kritik hızından daha hızlı
olarak hareket edemeyeceğini de açıklamış oldu. Çünkü, parçacık bu hıza
yaklaştıkça, daha fazla hızlanması giderek güçleşiyordu.
Einstein’in özel görelilik kuramı,
deneyler ve gözlemler le saptanmamış ve yalnızca amaca uygun olarak
geliştirilen, mutlak uzay, mutlak zaman, esir ve eşzamanlılık gibi kavramların
fizikten çıkartılmasına yol açmıştı. Özel görelilik kuramıyla varılan uzunluk
kısalması, saat yavaşlaması ve kütle artması gibi sonuçlar önce sağduyuya aykırı
buunduysa da daha sonraki araştırmalar bu kuramın geçerliliğini kanıtladı. Einstein 1907 ve 1911'de özgül ısılar üzerine gerçekleştirdiği çalışmalarla bir katıdaki tüm molekülllerin özdeş fekansla titreşim yaptığını ve bu titreşimlerin kuantumlu olduğunu varsayarak, düşük sıcaklıklarda özgül ısının sıcaklıkla nasıl değiştiğini açıkladı. 1912'de ise ışık indüklenin bir kimyasal tepkimede yer alan her molekülün tepkimeye yol açan ışınımdan bir kuantum soğurduğunu belirledi. Einstein Kütle-Enerji İlişkisini nasıl Savundu?
Bu düşünceler, Einstein’in Bern’deki
arkadaşlarına garip göründü ve onlar bu fikri reddettiler. Son zamanlarda
yayınlanan bir biyografide Peter Michelmore bu
tartışmalardan tipik birini şöyle aktarır: Arkadaşları “Diyorsunuz ki, bir kömür parçasında bütün Prusya süvarilerininkenden fazla enerji var. Bu doğru ise şimdiye kadar neden farkına varılmadı?” diye itiraz ettiler.
Einstein’in yanıtı şöyle oldu: “
Son derece zengin bir adam parasını hiç sarfetmezse, başkalarının onun ne kadar
zengin olduğunu, hatta parası olup olmadığını bilmesine olanak yoktur. İşte
madde de böyledir. Dışarı vermedikçe enerjisi gözlenemez.”
“Peki bu gizli enerjiyi maddeden
nasıl çıkarmayı düşünüyorsunuz?”
Einstein bu soruyu da şöyle
yanıtladı:
“ Bu enerjinin ilerde elde
edilebileceğine dair en ufak bir ipucu göremiyorum. Bunun için atomun
istediğimiz zaman parçalanması gerekirdi. Atomun parçalanmasına ise ancak doğa
bunu yaptığı zaman şahit oluyoruz.”
Michelmore’a göre, ayrı konuşmada
Einstein’e enerji denklemini deneysel çalışmalar sonucu mu bulduğu da soruldu.
Senelerden beri laboratuvara girmediğini söyleyince arkadaşları hayretten
donakaldılar.
Einstein, kendinden emindi;laboratuvara
gerek olmadığını söyledi ve devam etti:
“Fizik, gelişme halinde bulunan
mantıki bir düşünce sistemidir. Temel yasalar sadece görgü ve denemeyle elde
edilemez. Fiziğin ilerlemesi serbestçe icada dayanır. Haklı olduğumda en ufak
bir şüphem yok...”
Bütün eleştirilere karşın kuramı
doğrulayan gözlemlerin sayısı arttıkça kuram yavaş yavaş kabul görmeye başladı.
Madde=enerji eşdeğerliğinin en dramatik doğrulanışı, pozitron adı verilen yeni
bir temel parçacığın keşfedildiği 1932 yılında gerçekleşti. Bu yeni parçacık,
yüksek enerjili fotonların(kozmik ışınların) incelenmesi sonucunda ortaya çıktı.
Bu fotonlar o zamana dek dünyadaki radyoaktif maddelerden çıkan gamma ışınları
ve uzaydan gelerek Dünya'ya çarpan kozmik ışınlar olarak iki şekilde
incelenmişlerdi. Gamma ışını kaynaklarından çıkanlardan çok daha yüksek enerjili
kozmik ışın fotonları, ondan üç sene önce “sis odası” ismiyle anılan bir
aygıta,İngiliz fizikçi C.T.R. Wilson incelemişti.
Bu aygıtta, su buharından oluşan sisten geçen parçacıklar, küçücük su
damlacıklarından oluşan izler bırakır. Bunların fotoğrafı çekilir. Sis odası bir
elektromıknatısın kutupları arasında bulunduğu takdirde, manyetik alan yüklü
parçacıkların eğrisel bir yörüngede hareketlerine yol açar. Bunun eğriliğinin
eğiminden parçacıkların yükleri hesaplanır.
1932'de Kaliforniya Üniversitesi
fizikçilerinden C.D. Anderson, normal negatif yüklü
parçacıkların izinden farklı bir ize rastladı. İzin yoğunluğu, görünüşe göre
kurala uymayan bu parçacığın kütlesinin elektron kütlesine eşit olduğunu
gösteriyordu. Fakat, eğriliğin ters yöne doğru olması parçacığın pozitif yüklü
olduğuna işaret ediyordu. Anderson, bu parçacığa “pozitron” adını verdi.
Olayın açıklaması şöyleydi: kozmik
ışın fotonları, kütlesiz elektromanyetik enerji paketleri halinden, kütlesi olan
elektron ve pozitron çiftlerine dönüşüyordu. Enerjiden kütleye bu geçiş, tümüyle
Einstein’in denklemine uygundu.
Kozmik ışınlarla ilgili olayların
daha ileri incelemesinde fotonların bu yok olması olayının tersine de rastlandı.
Kütle de enerjiye çevrilebiliyordu. Deneyler serbest pozitron ve elektronların
birbirini yok edebileceklerini ortaya koyuyordu. Bunların kütlesi, oluşan
fotonların enerjisi haline geliyordu. Dönüşme hangi yöntemle olursa olsun
Einstein’in denklemini doğrulamaktaydı.
Irkçı Bilimciler, Einstein’ i Nasıl Suçlamıştı?..
"Irkçı" bilimci de olur
mu? Evet olur. Hiçbir peygamber, kendi yurdunda rahat etmedi.. Einstein de
Almanya’da rahat etmedi.
"1922 yazı benim için düş kırıklığı
getiren bir deneyimle sonuçlandı. Hocam Sommerfeld,
Leipzig'de doktorların ve doğa bilimcilerin katılacağı ve Einstein' in de "genel
olarak görelilik kuramı" hakkında bir konuşma yapacağı konferansa davet
etmişti...Görelilik kuramını bizzat bu kuramı oluşturan kişinin ağzından
dinleyeceğim için çok sevinçliydim...
Einsten' in konferansı büyük bir
salondaydı. Dört bir yandan küçük kapılarla girilen bir tiyatro salonuna
benziyordu. Tam kapıdan içeri girmek istediğim anda genç bir adam beni dürttü-
Sonradan öğrendiğime göre Güney Almanya'da tanınmış bir profesörün asistanı ve
öğrenicisiymiş- Elinde Einstein' in görelilik kuramı hakkında yazılar bulunan
kırmızı bir pusula vardı. Pusulada Einstein' in görelilik kuramının bir
spekülasyon ve bu konunun Yahudi gazetelerinin bir abartması olduğu yazılıydı.
İlk anda böyle bir pusulanın bu gibi kongrelerde ara sıra ortaya çıkan bir deli
saçması olduğunu düşündüm. Ama bana sonra, bu pusuladaki ifadenin, Sommerfeld'
in konferanslarında kendisinden sık sık söz ettiği ve deneysel çalışmalarıyla
ünlü profesöre ait olduğu bildirildiğinde bütün umutlarım suya düştü. Çünkü en
azından bilimin, Münih' te iç savaş sırasında gördüğüm politik düşünce
ayrılıklarından uzak tutulması gerektiğine son derece inanmıştım. Ama burada,
bilimsel yaşamın karakter olarak zayıf ya da hastalıklı insanlarca kötü politik
tutkularla çirkinleştirilmeye çalışıldığına tanık oldum.
El pusulasından sonra
Wolfgang'ın bana anlatmış olduğu görelilik kuramı
üzerine tüm karşı çıkışları kafamdan sildim ve teorinin doğruluğundan kesinlikle
emin oldum. Çünkü Münih iç savaşındaki deneyimlerimden, politik bir yönelmenin
bildirilen ya da çaba gösterien hedefe göre değil, onu gerçeğe dönüştürebilecek
araçlara göre değerlendirilmesi gerektiğini öğrenmiştim. Kötü bir araç, yazarın
kendisinin savunduğu tezdeki kabul ettirme gücüne inanmadığını gösterir. Burada
bir fizikçi tarafından görelilik kuramına yöneltilen araç o kadar kötü ve
subjektifdi ki, bu karşıt görüşlü fizikçi çok açık olarak artık,görelilik
kuramının bilimsel kanıtlarla çürütülebileceğine inanmıyordu. Bu düş
kırıklığından sonra Einstein’in konferansını hakkıyla dinleyemedim. Ve oturum
bitince Sommerfeld’in aracılığıyla Einstein'le tanışmak için hiçbir çaba
göstermeden sıkıntılı bir şekilde otelime döndüm. Münih'te Yahudi aleyhtarı belirli gruplar rol oynuyor."Son savaşta yenilgiyi bir türlü hazmedemeyen eski subaylarla birleştiler. Ama aslında biz bu grupları fazla ciddiye almıyoruz. Sadece kin duygusuyla hareket ederek akılcı politika yapılamaz. Ama en kötüsü,böylesine saçmalıkları arkadan arkaya destekleyen iyi bilim adamlarının olması." Bundan sonra Leipzig'de yapılan ve görelilik kuramına politik yoldan karşı çıkan doğa bilimcileri bir araya getiren konferansı anlattım. Biz o zamanlar önemsiz gibi görünen politik kargaşanın daha sonra ne gibi korkunç sonuçlara gebe olduğunu sezememiştik... Bohr ile Heisenberg Bohr, akılsız yaşlı subaylar ve görelilik kuramına karşı çıkan fizikçilerle ilgili şu düşünceleri dile getirdi: "Bakınız bu noktada ben İngiliz zihniyeti (centilmenlik, başkalarının düşüncelerine ve çıkarlarına saygı gösterme,hukuka verilen üstün önem)nin birkaç açıdan Prusya zihniyetinden üstün olduğunu açıkça görüyorum. İngiltere'de şerefiyle yenilmek bir kahramanlık olarak görülür. Prusyalılar'da ise yenilmek utanç verici bir şeydir. Onlarda yenen için yenilen karşısında alicenap olmak bir şereftir. Bu övgüye layıktır. Ama İngiltere'de yenilen taraf yenilgisini kabul ettiği ve kendini acındırmadan buna katlandığı sürece,yenen karşısında yücelir ve bu da ona şeref kazandırır. Bu her halde yenen tarafın alicenaplık göstermesinden daha zordur. Ama böylesine bir davranışı,hislerine kapılmayarak,kendine hakim olarak gösterebilen mağlup,böylelikle galip katına yükselir. Özgür insanların yanında özgür bir insan olarak kalır. Benim tekrar eski Vikinglerden bahsettiğimi anlamışsınızdır herhalde. Belki bunu çok romantik buluyorsunuzdur. Ama bu bana sizin düşündüğünüzden de ciddi geliyor." "Aksine bunun ciddiyetini tamamıyla kavramış bulunuyorum" diyerek Bohr'un söylediklerini onayladım.... Bohr, bu arada savaştan sonra kısa bir süre için Kramers'le buraya geldiklerini söyledi. (W. Heisenberg, Parça ve Bütün'den) Kaynakça: 1. Baiser, Çağdaş Fiziğin Kavramları (1995), Çeviren: Gülsen Önengüt, Akademi Yayınları, Istanbul 1997) 2. Einstein,Albert; İzafiyet Teorisi(1916), Çeviren: Gülen Aktaş,Say Yayınları,İstanbul 2001 3. Landau, Lev-Roumer,Yuri;Görelilik Kuramı, Çeviren: S.Gemici, Say Yayınları,İstanbul 1996 4. Vasilyev, M.-Stanyukoviç,K.; Madde ve İnsan, Çeviren: Ferit Pehlivan, Onur Yayınları 1989) 5. Heisenberg,Werner; Parça ve Bütün(1969), Çeviren: Ayşe Atalay,Düzlem Yayınları 1990 6. Serway,Raymond A.,Fen ve Mühendislik İçin Fizik(1992),Çeviri Editörü:Kemal Çolakoğlu, Palme Yayıncılık(1996) |