Bu yazı Bugün: 1 Toplam: 667 kez okunmuştur. Bilim Tarihi ve Felsefesi

 Bilim Tarihi ve Felsefesi

 Nejat Bozkurt'un Sarmal Yayınlarınca yayımlanan küçük harika kitabının okumanızı öneririm.Buraya "kesinlik" konusundaki bölümü aynen alıyorum(atominsan.com)

“Descartes, Hume ve Kant’ın ortaya koyduğu üç büyük sistemden her birinin mutlak (saltık) doğruluğu bulmuş olmak savıyla ortaya çıktıklarını anımsayınız. Her biri işe baştan başlamak istemiştir. Descartes felsefeye, bilimlerin en pekini olan matematiğin benzeri bir biçim vermek istiyordu. Hume, bilimsel olmayan tüm unsurları felsefeden uzaklaştırmak,böylece felsefeye bilimsel bir kesinlik sağlamak amacındaydı. Kant ise felsefenin temel sorununa,aklın eleştirisini o zamana değin bilinmeyen bir biçimde temellendirerek,yeni bir yön veriyor ve yapmış olduğu bu yeniliği Kopernikus’un devrimine benzetiyordu. Bugün bu üç sistemin hiçbirinin tam doğru olarak kabul edilemeyeceğini söyleyebiliriz. Gerçekten de bugünkü anlayışımızın ve bilgilerimizin oluşturduğu felsefi düşünüşümüz,bu üç büyük kurucunun öncesiz ve sonrasız doğruluk savlarını kanıtlayamamaktadır. Durum böyle olunca,pekin bir doğruluğu günün birinde bulacağımız umabilir miyiz? Bilimsel bir felsefeden söz etmek biraz saygısızlık olmaz mı?

İşte bazı felsefeciler bu konuda bir cesaret örneği göstererek,çünkü diyorlar, artık yepyeni ve büsbütün başka bir tarihsel durum ve dönem içinde bulunmaktayız. Evren oluşlarının bütününü tek bir formülle dile getirmenin mümkün olduğuna inanmak zamanı artık gelmiştir. Araştırma yapanlar,gözlerini bilimsel olguların renkli çokluğuna dikmiş,bunların kendilerine özgü yasallıklarını incelemiş ve bilimlere zengin verimler sağlamışlardır. Her alanda doğa yasası denilen yasallıklar bulunmuştur. Fizikçiler,astronotlar,kimyacılar,biyologlar,psikologlar, sosyologlar komşu disiplinlerdeki çalışma arkadaşlarının düşüncelerini sormaksızın kendi ilgi alanlarına ait yasaları meydana çıkarmışlardır. Bu kimseler, ilgilerini uyandıran her şeyi kılı kırk yararak incelemişler ve bu çabaların sonucunda evrenin oldukça karmaşık bir yapıya sahip olduğunu,kendisinden önceki kuşakların naif sistemlerinin tasarımladığından ve betimlediğinden çok daha kompleks olduğunu görmüşlerdir. Modern bilimin kılı kırk yararcasına dediğimiz biçimdeki inceleme ve araştırmaları,ancak çok duyarlı ve ince bir araştırma tekniğinin gelişmesiyle paralel giderek  mümkün olmuştur.

Günümüz bilim adamı, teleskop, mikroskop, istatistik, Röntgen ışınları, kimya analizleri, fotoğraflar, stratosfer balonları, kendi kendilerine işleyen elektrometreler, bilgisayarlar ve yapay uydularla çalışmaktadır. Bugünkü bilimin temelinde bulunan olgular malzemesi,ancak bilimsel aygıtlar ve modern teknik sayesinde toplanabilmiştir. Doğayı anlamak için önceden verilmiş belirli bir veriye saplanıp kalmamak gerektiğini, kavramaya girişmeden önce deney ve gözlem yapmak zorunluluğunu, kavramanın geleneklerle süregelmiş eski görüşlerle kolaylaştırılamayacağını,ancak söz konusu doğanın içinden zorunlu olarak gelişebileceğini günümüz bilim adamı öğrenmiş ve bundan dolayı da kendisini özellikle geleneksel felsefeye karşı bağımsız olarak görmüştür. Modern bilim, filozoflar tarafından önüne konan a priori kuramları bir yana bırakmış ve filozofların sarsılmaz a priori (önsel) doğrular diye ortaya attıkları fikirlerin tersini savunmaktan çekinmemiştir.

Felsefi kuramlar ölmüş olsalar da felsefi düşünüş ölmüş değildir. Kendi eylem ve bilgimizin nasıl olduğunu anlamak arzusu bugün her zamandan daha canlıdır. İşte bu arzu, her tür felsefenin çekirdeğini oluşturur. İnsanoğlu, olguların ve bilimlerin sundukları karmakarışık dünya içinde yönünü bulmak,şeylerin ve yaşanmış deneyimlerin çokluğu ortasındaki durumumuzun ne olduğunu anlamak ve neden dolayı kavrayabildiğimizi kavramak istemektedir. Sokrates’in çevresine birtakım genç öğrencilerin toplanmasına neden olan, kendi kendimizi tanımak,bilmek, anlamak eğilimi bugün de büyük bir güçle yaşamaktadır. Şimdi eskiye göre tek fark,sorulan sorulara verilecek yanıtları bulmak için kullanılan yöntemlerin ve dolaysıyla da yanıtların başka olmasıdır. Bu gerçeği bir kez kabul ettikten sonra tarihe bakarsak görürüz ki, bizden önce gelenler felsefeden her zaman gereğinden çok şeyler istemiş ve beklemişlerdir. Bilgimizin pekinliği ve genel geçerliliği ispata çalışılmış,sonuç olarak da bunun karşıtını savunan yani her tür bilginin olanaksızlığını kanıtlamaya kalkışan felsefi bir akımın uyanmasına neden olunmuştur.

Bundan dolayı felsefe tarihinin İlkçağ’dan Yeniçağ’a kadar olan döneminde apriorizm ve empirizm arasında hiç bitmeyen bir tartışmanın sürüp gittiğine tanık oluyoruz. Bu tartışma Yeniçağ’da Descartes ve Hume’da yeniden canlanmış ve çeşitli evrelerden geçerek günümüze kadar gelmiştir. Bilimsel felsefenin yandaşları geleneksel felsefelere göre daha alçak gönüllü görünüyorlar. Onlar, bilime saltık sağlam bir temel vermek savından vazgeçtiklerini söylüyorlar. Günlük yaşamda pratik bir güvenceyle yetinmemize koşut olarak bilimden de pratik bakımdan emin bir bilgiden başka bir şey beklemiyorlar. Büyük başarılarının etkilerini kültür ve uygarlığın her alanında gördüğümüz pozitif bilimler bir bakıma göğüs kabartıyorlar. Felsefenin pozitif bilimler üzerinde hakemlik yapma savlarını,bu bilimlere zorla bilgi ve doğruluk içerikleri kabul ettirmek istemesini,pozitif bilimlerin ne dereceye kadar geçerli olduğunu kanıtlamaya kalkışmasını,kısaca felsefenin tüm bilimlere yöntem ve kuram dikte etmesini haksız bir karışma olarak görüyor bilimsel felsefe yanlıları. Onlar artık bilimi ispat etmek istemiyorlar,anlamak istiyorlar. Artık felsefe,onlara göre, bilimlerin üstünde bir bilim olmak savını bırakmış ve bilimlerin bir analizi olmuştur. Amaç böylece alçakgönüllü olunca, daha büyük başarılar beklemek de doğal olacaktır.

Felsefe alanında sürekli savaşlardan söz ettik; felsefenin tarihi, bize bir tür savaş meydanının yıkıntılarla dolu manzarasını sunar. Ölmüş sistemlerin bedenlerinin içine saman doldurup felsefe müzesine kaldıracak olsak,yine de geride çok şeylerin kaldığını görürüz. Gerçekten de bilimsel araştırma açısından inceleyince görülür ki sistemlerin kurulması bir çok tek tek doğruların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İşte bu nokta, şimdiye dek gözden kaçırılmıştır;çünkü gözler hep çökmüş olan sistemlerin bütününe çevrilmiştir. Sofistlerde,Elealılarda, Sokrates’te, Aristoteles’te birçok keskin mantıksal çözümlemelere rastlamaktayız. Empiristlerde, Bacon’da, Hobbes’da, Locke’da,Hume’da bilgi kavramının açık bir çözümlemesini görüyoruz. Descartes, Leibniz ve Kant için de aynı şeyleri söyleyebiliriz; onlar bizlere düşüncenin derinlere giden çözümlemelerini vermişlerdir. Acaba felsefenin yıkımı filozofların sistem kurmak istemelerinden mi kaynaklanmaktadır? Sistemleri bir yana bırakırsak felsefenin birtakım değerli sonuçlar elde etmiş olduğunu görür ve her pozitif bilimde(s: 144) olduğu gibi felsefede de dereceli bir gelişme eğrisini çizebiliriz. Bu yeni bilgi bize felsefe alanında da ilerleme olduğunu göstermektedir. Felsefe,insan bilgisinin yapısını anlamak ister. Felsefe bir sistem kurmadan,problemleri incelemek için, çalışmasına pozitif bilimlerde olduğu gibi,tek tek fenomenlerden kalkarak başlayamaz mı? Çıkış noktasının sistemler değil de tek tek problemler olması gerekmez mi? Bilimsel felsefeyle felsefi düşünüşün yeni bir döneminin başında olunduğu söylenebilir. Günümüzde felsefi sistemler yardımıyla yapılan spekülasyonlar dönemi artık kapanmıştır. Felsefe tahtından inip öteki bilimler arasına karışabilir mi? bu soruya bilimsel felsefe alanında neler yapıldığını görerek yanıt verebiliriz.

Bilimsel felsefeye göre,felsefe bilginin çözümlenmesidir. Bilgiyi çözümlememiz için onun önümüzde bulunması,yani bize herhangi bir biçimde veri olması gerekir. Burada her şeyden önce anımsanması gereken olgu,her tür insan bilgisinin dille ifade edildiğidir. Dilsiz düşünüş belki vardır;ama herhalde dilsiz bilim yoktur. Zaten bilim, formülleştirilmiş bilgilerin toplamından başka bir şey değildir. Bunun için felsefenin her zaman dilde ifade olunmuş bilgi birikiminden hareket etmesi gerekir. Bunun için de felsefenin ilk görevi,bilginin aracı olan dili bir eleştiriye tabi tutmaktır. Dil nedir? Dilin işaretlerden meydana geldiği söylenir,işaretler ise her şeyden önce fiziksel şeylerdir ve öteki fiziksel şeylerden farksızdır. Yazılmış bir cümle kağıt üzerinde bulunan mürekkep lekelerinden,basılmış bir cümle de kağıt üzerinde bulunan kömür parçalarından,söylenmiş bir cümle ise ses dalgalarından başka bir şey değildir. İşaretlerin fiziksel niteliklerini,özelliklerini aşarak onlara ayrıca bir işlev veren,işaretlerde anlam dediğimiz şeyin meydana gelmesine neden olan nedir? Bir cümlenin anlamı nedir? Gibi sorular metafizik spekülasyonlara zengin bir taban olmuş bulunan eski bir felsefi problemdir. İşaretlerin anlamının,fiziksel nesnenin gerçekliğinden büsbütün başka bir gerçekliğe sahip olduğu ve anlamın yüksek ve başka bir dünyaya ait bir varlık olduğu çok kez savunulmuştur. Platon’un idealar kuramı,bu türden anlayışların en ünlüsüdür ve buna benzer fikirler bugüne kadar yaşaya gelmişlerdir.(s: 145)

Bilimsel felsefe,anti sistemci bir felsefe olarak,ilk önce “anlamın özü nedir?” diye sormaz. Çünkü bu tip sorular hemen arkasından metafizik konstrüksiyonları getirir. Bilimsel felsefenin soruları daha gösterişsizdir. O, anlam denen şey kendisini nasıl gösterir?der ve böylece sorunun daha açık bir biçimde çözümünü olanaklı kılar. Çünkü birbirinden farklı birçok şeyin doğa tarafından özellikle işaret olarak yapılmış olmasına gerek kalmadan işaret olabiliyor. Örneğin bir lamba,genellikle ışık vermeye yarar;fakat lambaya kırmızı ya da yeşil camlar takarsak,bir işaret aracı olur ve sokaktan geçenlere anlamlı şeyler bildirir;bu yol kapalıdır,geç,dur gibi. Lambanın anlamsal bir işlevi yerine getirmesinin nedeni onun belirli bir biçimde kullanılması için kuralar saptamış olmamızdandır. Her dilin temelinde bu gibi kurallar vardır. İşte kurallar sayesinde işaretler bir dil fonksiyonuna sahip olurlar.

Demek ki işaretler ancak kurallarla bir anlam kazanıyorlar. O zaman kuralları inceleyince anlamı da anlayacağız. İşaretlerin ne biçimde kullanılacaklarına ilişkin olan bu kurallar, bize işaretler veri oldukları zaman onlarla ya da başka şeylerde ne gibi işlemler yapmamız gerektiğini gösteriler. Sokaktaki lamba kırmızı işareti gösterince durunuz; böyle davranmakla işaretin anlamını anladığımızı göstermiş oluruz. Bir dili anlamak demek, o dildeki belirli işaretleri görünce, belirli davranışlarda bulunmak demektir. Felsefi bir dil kuramı için de bundan başka bir temele gerek yoktur. İşte bi çözümlemenin üzerine, her tür metafizik yorumdan uzak kalabilen bir dil kuramı kurulabilir. Bu dil kuramı da büyük ayrıntılar gösterebilir. Bu konuyu soyut kavramlara ilişkin bir örnekle ele alıp bilimsel felsefenin yeni araştırma yöntemi hakkında bir fikir edinelim.

Soyut kavramlar, karmaşık içerikli kavramlardır. Devlet, yaşam, ekonomik kriz gibi. Eksi dönemlerden beri bazı felsefe okulları, soyut kavramların kendilerine özgü ve somut kavramlardan bütünüyle başka olan bir varlığa sahip olduklarını savunmuşlardır. Dilin çözümlemesi –ki bu çözümlemenin kaynağını ararsak Ortaçağdaki Nominalistlere kadar çıkarız- soyut kavramların çok sayıda birtakım deyimlerin toplamı yerine geçen ve kısaltma, özet niteliğine sahip olan kavramlar olduğunu bize gösterir. Ekonomik krizden söz edeceğimiz yerde, onu belirleyen tüm olgulardan sırayla söz edebiliriz. Örneğin, işsizliği, temel gıda maddelerinin kıtlığını, birçok endüstri dalının işlemediğini arka arkaya sıralayabiliriz. Böylece soyut olan ekonomik kriz, ona karşılık olan somut kavramlara dönüştürülmüş olur. Bu durum, bin liralık bir çeki banka gişesine verip karşılığında bir tane lire almaya benzer. Bu biçimde bir indirgenmeyle –Pragmatizmin bir deyimidir bu- soyut kavramların önceden parasal değerleri (cash value) saptanmış olur. Anlam sorununa gelince, o da buna benzer başka bir biçimde çözüme kavuşturulur. Bu konuda, fizikçilerin soyut kavramları nasıl kullandıklarını düşünmek gerekir. Eşzamanlılık (eşsüremlilik, senkroni) ne demektir? Einstein, bu soruya yanıt olarak, bunun için eşzamanlılığın var olup olmadığı hakkında pratik bir karar verebilmek için fizikçilerin ne gibi işlemler yaptıklarını göz önünde bulundurmak gerekir demiştir. Yani bir cümleyi nasıl soruşturup doğruladığımızı, gerçeklediğimizi bilirsek onu anlamış oluruz. “Bir cümlenin anlamı, onun sorgulanıp doğrulanması yönteminden başka bir şey değildir” savı, anlamın, doğrulanma olanağına dayanan kuramı diye adlandırılan bu anlayış, açık-seçik ve olgulara uygun bir anlayıştır. Anlamı, başka yerlerde aramaya gerek de kalmaz böylece. İnsan duyularının ve düşünmesinin yardımıyla kendi dünyasında anlam çözümlemeleri yaparak kendisini pekâlâ yönetebilir. Araştırma nesnesi Dünya dışında değil, içinde yaşadığımız bu Dünya’da bulunmaktadır. Dünya’mız bize yapılacak pek çok iş göstermektedir. Öyleyse bu Dünya’nın sorunlarını kavramaya gücü olan bir felsefe kurmak gerekir der bilimsel felsefe yanlıları. Böylece de anti-metafizçi ve anti-sistemci, anti-a priorici bir tavır almış olurlar fenomenler karşısında. 

Anlam kavramı pek çok ayrıntılarla karşımıza çıkar; onun üzerinde mantıksal açıdan yapılan incelme ve araştırmalar bugün kendine özgü bir kavram dilinin yardımıyla yapılmaktadır: tıpkı matematik gibi, mantıksal işaretler kullanan matematiksel mantığın dilidir bu. Günümüz mantığı, geleneksel, klasik mantığa göre çok daha derin ve daha keskin olmasını, bu formül diline borçludur. Oysa eski formel mantık Aristoteles tarafından kurulduğu zamandan 19. Yüzyılın ortalarına kadar, yani 2000 yıldan uzun bir dönem içinde köklü bir gelişme göstermeden yerinde saydı. Bugünün filozofu için modern mantık gerekli bir araç, matematiğin fizikçi için önemi oranında zorunlu bir gereçtir. 

Anlamın, sorgulanıp gerçeklenmesi olanağına dayanan kuramı, insan bilgisinin sınırlı olması yüzünden, bazı düzeltmeler yapılmasını gerektirir. İşte bu düzeltmelerden biri de mantıkta, Olasılık (Probabilité) kavramına büyük önem, değer ve yer vermek biçiminde karşımıza çıkıyor. Klasik mantık yalnız doğru ve yanlış önermelerle işlerken, bugün daha genel ve çok değerli olan bir olasılık mantığı kabul olunmaya başlamıştır. Genel nitelikteki bu mantığa göre, önermeler, yalnız doğru ve yanlış olmayıp, çeşitli doğruluk derecelerine sahiptirler. İşte bu gibi araştırmalar ancak matematiksel mantığın kullanılması ile mümkündür. 

Şimdi bilimsel felsefenin konusunu oluşturan başka bir sorunlar çevresini ele alalım. İnsan bilgisinin kuruluşu, oluşumu sorununun çıkış noktası, insanın bu dünyadaki yeri sorununa bağlıdır. İnsan, her şeyden önce doğduğu, içinde bulunduğu bir çevreyi algılar ve bu çevreyi anlamaya çalışır. Araç-gereç, kap-kacak, başka insanlar, hayvanlar, evler, ağaçlar, ahlak kavramları ve davranışlar, haz ve acı kaynakları vb. den meydana gelen bu çevre, her tür insan bilgisinin temelini oluşturan bir veridir. İnsan, ancak yavaş yavaş bu çevreden kalkıp soyut kavramlar dünyasına damaya başlar. Örneğin önce çevresinde evlerin bir araya toplanmış olduğunu ve kent denen bir bütünü oluşturduğunu görür; şurada burada gördüğü insanlar da toplanmış ve ulus denen varlığı oluşturmuşlardır. İnsan, çevresindeki fiziksel nesnelerin birtakım yasalara uyduğunun, üstünde yaşadığı yerin Dünya’nın da evren içinde bir toz parçası ölçüsünde olduğunun yavaş yavaş ayrımına varır ve böylece çevrenin boyutlarından büyük varlıkların boyutlarına yükselir. Başka gözlemler ve çıkarımlar onu küçük varlıkların boyutlarına sokar. Mikroskop ona, canlı varlıkların hücrelerden kurulmuş olduğunu gösterir; kendisi de birçok fizik deneylerinin yardımıyla hücrelerden çok daha küçük unsurların –Molekül ve Atomların- var olduğunu ve bunların da çok daha küçük unsurlardan –Proton , nötron, Elektron- bir araya geldiği sonucunu çıkarır. Ve sonunda görür ki içinde yaşadığı Dünya orta boyutlu bir dünyadır. İnsan evrenin bütününü kavramak isterse bilgisini, gözlem, deney ve sonuç çıkarmalarla, büyükler ve küçükler dünyasına yaymak zorundadır. İşte bu noktayı göz önünde tutarak bilgi sürecini betimlemek ve çözümleyip anlamak, felsefenin en önemli görevlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Oysa bu sürecin anlaşılması hiç de kolay bir şey değildir. Çünkü söz konusu sonuç çıkarma biçimleri oldukça karmaşıktır. İşte bundan dolayıdır ki günlük yaşamın insanları bilimin verimlerini genelde güvensizlikle karşılarlar. Saf bir köylünün, Güneş’in bizden 150 milyon km. Uzaklıkta olduğuna ya da elinde tuttuğu bir taş parçasının, bir sinek kümesi gibi, hiç durmadan hareket eden trilyonlarca küçük parçacıklardan bir araya geldiğine inanmasını beklemek az bir şey değildir. Bu bakımdan bilimsel felsefenin, bilimsel çözümlemeden ibaret olan mantıksal görevinin yanında, bir de toplumsal görevi vardır. Halkın geniş bir kesiminin bilimin en son buluşlarına ve verimlerine alıştırmak, halkı bilimsel düşünüşe yaklaştırmak. Bu ise ancak halkı aydınlatanların bilimsel felsefeyi ve bilimsel bilginin özelliğini kavramalarıyla olasıdır.

Bilimsel felsefenin bir başka görevi de, bilimsel kavramların çözümlenmesini yapmaktır. Bu konu, felsefenin her zaman en önemli görevlerinden biri sayılmıştır. Bu alanda önce bilimlerin kullandığı ilkel kavramlar çözümlenir ve bu çözümlere dayanılarak da daha karmaşıkları ele alınıp incelenir. Bir kavramı kullanmanın, onu açık biçimde anlamaktan daha kolay olduğu çok zaman görülmüştür. Bundan dolayı bilimsel disiplinler, inceleme ve araştırmalarını, kullanılan kavramlar hakkında tam bir açıklığa ve seçikliğe sahip olmadan, belirli bir dereceye kadar götürebilmişlerdir. Fakat bilim derinliği olan sorunlara inince ya da yepyeni sorunlar karşısında kalınca o zamana değin kullanılmış olan bilimsel kavramların çözmek konusunda başarı gösteremedikleri zorluklar ortaya çıkmıştır. Son zamanlarda böyle bir duruma özellikle doğa bilimlerinde tanık olundu. Büyük doğa bilgileri bile çok kez disiplinlerin temel kavramlarını bir inceleme ve gözden geçirme zorunluluğunu duyuyorlar; bu inceleme ve gözden geçirme de çok zaman büyük, verimli sonuçlar doğuruyor. Einstein’ın Görelilik kuramının temelini veren Zaman ve Uzay hakkındaki bilgimiz bakımından büyük bir önem kazanmış olan bilgi kuramına ilişkin görüşleri burada anımsamak yeter. Doğa bilimlerinin çok büyük bir önem kazanmış olan bilgi kuramına ilişkin görüşleri burada anımsamak yeter. Doğa bilimlerinin çok büyük bir önem ve yer kazanmış olmalarının başlıca nedeni budur. Kuşkusuz kültür (tin, tarih) bilimlerinin de problemler içeren pek çok kavramları vardır; ama daha gelişmiş bir evrim derecesinde bulunan doğa bilimleri öyle kavram sorunlarına sahne olmuşlardır ki, bunlar kültür bilimlerinde ortaya çıkan her türlü bunalımı tümüyle gölgede bırakmaktadırlar. Bugün artık doğa bilimlerinin yardımı olmadan felsefe yapmak olası değildir. Doğa bilimleriyle ilgilenmekten uzak kalabilen bir felsefenin varlığını ya da olanaklı olduğunu savunan felsefecilere yanıt olmak üzere çağımızın bilimine tarihsel açıdan bakmaları ve doğa bilimlerinin günümüzdeki tarihsel gelişimini ve çok renkliliğini anlamaya çalışmaları önerilebilir. Bilindiği gibi bizi orta boyutlu dünyadan en küçükler ve en büyükler dünyasına götüren ve böylece anlama yetimizi ve zihnimizin görüş alanını genişleten, eski kuşakların akıllarına bile gelmemiş yeni kavrama biçimlerini bizlere öğreten kuşku yok ki doğa bilimleridir. Son günlerde yüzyılın felsefe alanındaki en yeni görüş ve buluşların hep doğa bilimleriyle sıkı bir bağlantıyı korumak koşuluyla olanaklı olduğunu savunmak pek de abartılmış bir şey olmaz. Modern mantık bu yenilikler arasında sayılabilir. 

Bilimsel felsefenin savlarından biri, kendisinin eski felsefeye göre daha az iddialı ve spekülasyondan daha uzak olduğudur. Günümüzde felsefe eski dönemlerde ortaya koyduğu patetik (tutkulu ve etkileyici) niteliğini yitirmiştir. Çağımızın bilimsel felsefenin içine girmek, bir tapınağın içine girmekte başka bir şeydir. Bu modern disiplin, her doğa biliminin sahip olduğu kuramsal bir yapı kazanmayı amaçlar. Ancak bu felsefeden geriye çözülmemiş bazı problem artıkları kalmıştır. İnsanın yazgısı, bu dünyanın anlamı, insan davranışlarına ilişkin iyi-kötü kavramları, insanın duyguları ve duyarlığıyla bağıntılı olan güzel-çirkin kavramları bu felsefenin dışına atılmamıştır. Ona göre bilim insanın yalnız bir tek yanını kavrayabilir, o da nesnelere ilişkin yandır. Duygular dünyasının bu alanın dışında başka bir anlamı vardır. Bilim adamı, sanatçı ve felsefeci en istediğini bilmek zorundadır. Yüreğin, duygunun gereksinimlerine bilgiyle karşılık vermemeliyiz. Şiirin, öykünün, müziğin, resmin, heykelin ürünleri, bu alanlarda yaratılan büyük yapıtları bize duygularımızın, isteklerimizin dışavurumlarını verirler. Dünya içinde varlığını tasarladığımız uyumu, bilimin henüz bulamamasına karşın, sanatta yaratabilir. Bu alanlarda yaratıcı olmayan hiç olmazsa alıcı, tüketici olarak sanat ürünlerinden yararlanabilir. Oysa bilim, bilgi sorunu olmayan konulardan uzaktır; bilgi de ancak nesnelerin bilgisi olabilir. Derin düşünme ve araştırmalarla nesnel bilgilere varmanın ilk temel koşulu da bilgi ve duyguyu birbirinden ayırmaktır. Duygusal yaşamdan, bilindiği gibi, ruhbilim, toplumbilim, tarih, sanat kuramları söz ederler ve insanların değerler karşısında aldıkları durumları saptamak ve betimlemek birer bilimsel sorundur; fakat bu durumların temellendirilmesi ve ortaya konulmasının bilimsel ilgisi yoktur. 

Bilim özelliğine sahip bir felsefe, bilmek, giderek de bilgiyi anlamak ister. Bu alanda şimdiye değin alışılmış olanın dışında yeni yöntemler uygulamaya çalışma isteğini anlamak için çok özel yapıda bir göze ve düşünleme (refleksiyon) biçimine gereksinim vardır. Başlı başına bir değer olan böyle bir gözle görme için bilgiden başka bir amaç olamaz. Bilimsel felsefeden yana olan bir kimse ne yaptığını bilmek ve neden dolayı bilebildiğini anlamak ister. Bu gibi sorunların ardında koşmak da onun için yaşama değer kazandıran güzel şeylerden biridir.

( Nejat Bozkurt, Bilimler Tarihi ve Felsefesi,s: 142-151)