Hazırlayan :
Ramazan KARAKALE
Einstein ve Kuantum Kuramı
Albert
Einstein devrimi, gerçek bir devrimdir. Einstein, insan aklındaki bir sıçramadır.
Çünkü önce gözlem, sonra hipotez, sonra deney ve en sonra kuram diyen şu çok eski
bilim anlayışına son ve büyük darbedir. O, önce düşündü. Ortaya attığı
şeyler, herhangi bir denel desteğe sahip değildi ve üstelik kolayca da deneyden
geçebilecek gibi görünmüyordu. Ama düşünce daha doğrusu matematik diliyle
temellenen bu düşünce sıçraması, deneysel bakışta da bir sıçramayı getirdi.
Bakın ne diyor : " Bir
kuramın yaratılışı için yalnızca kaydedilmiş olgular topluluğu hiçbir zaman
yeterli değildir. Her zaman maddenin kalbine hücum eden insan zihninin özgür bir
buluşu eklenmiş olmalıdır "
Einstein, kuantum kuramının öncülerinden olduğu halde sonradan bu
kuramın aldığı yeni biçimlere karşı çıktı. Aşağıda
Einstein'in kuantum kuramıyla ilgili çalışmalarını ve kurama yönelttiği
eleştirileri size sunacağım. Kuantum kuramına yönelttiği iki büyük
itirazı Kutudaki Saat ve EPR deneylerini tanıtacağım. Ancak baştan
şunu belirtmek istiyorum. Einstein,kuantum kuramına kendisine yaraşır
düşünsel deneylerle karşı çıkmış olsa da zaman Einstein'i değil
kuantum kuramını doğrulamıştır.
Anımsanırsa,1905 yılındaki
makalelerinden birisi fotoelektrik olayın açıklamasıydı. Einstein,fotoelektrik olayı,ışığın tanecikli yapıda ya da fotonlar
halinde alınıp verildiğini varsayarak açıklamıştı. 1924'te Louis
de Broglie’nin parçacık-dalga ikiliği fikrini destekledi,foton
kavramını ortaya attı, kuantum kuramı ile katıların özgül ısılarını hesapladı, Bose
ile birlikte özdeş parçacıklar istatistiğini geliştirdi(Bose-Einstein
İstatistiği), kuantum geçişlerine
dayanan ve lazerlerin temel ilkelerini ortaya koyan bir makale yazdı ve
hatta Max Born’a göre kuantum kuramının olasılıklar cinsinden
yorumunu bile ilk öneren kişi oldu. 1920'li yıllardan sonra yeni kuantum kuramını
benimseyen bilim insanları nesli ortaya çıktı. Elektronunun çekirdek çevresindeki
hareketi tanımlandı; kimyasal bağlar kuramı bulundu; katı hal fiziği(
metaller,
elektriksel iletkenlik, manyetizma kuramları) geliştirildi. Bu süreç atom
çekirdeğiyle ilgili bilimsel çalışmaları başlattı.
Buna karşın 1928'den itibaren
kuramın aldığı son biçimi eleştirmeye başladı. Eleştirisi ilkönce
kuramda bir iç tutarsızlık bulmaya yönelikti; bu yöndeki eleştirilerini
özellikle Niels
Bohr(1885-1962) doyurucu şekilde yanıtladı. Bundan sonra
kuantum kuramının deneysel yönden başarısızlığı bulunmasa
veya bir iç tutarsızlığı olmasa da eksik bir kuram olduğunu ve
“nesnel gerçeklik” felsefi görüşüne uyan başka bir kuram içinde
yer alacağını iddia etti. Böyle yeni bir kuram bulma çabaları sonuç
vermese de eleştirileri, özellikle de ünlü
Einstein, Podolsky
ve
Rosen (EPR
Deneyi) makalesi, kuantum kuramının şaşırtıcı yanlarını
tartışmak bakımından çok yararlı oldu. Bu deneyde(aslında makale
özgün bir deney içermez,deney versiyonunu David Bohm,1951'de öne sürmüştür)
başlangıçta birbirine bağlı ama sonra birbirine zıt yönlerde hareket eden
iki parçacığın birinin spinini (ya da momentumunu) ölçerek öteki hakkında
bilgi edineceğimiz temel düşüncesine dayanır.
1924 yılında Louis de Broglie, enerjisi ve momentumu belli olan
elektron gibi parçacıklara bir frekans ve dalga boyuna sahip dalgalar
bağladı. Davisson
ve Germer’in
deneyleri bu dalgaların girişim yapacak kadar gerçek olduğunu gösterdi.
Bu
dalgalar, kuantum kuramının Kopenhag yorumunda da yer aldığı halde,
de Broglie farklı, “pilot dalga” dediği bir yorum ileri sürdü.
Bunun ilk şekli Wolfgang Pauli ve başkaları tarafından şiddetle eleştirildi;
ama David Bohm 1950'lerde pilot dalga kavramını içeren, ama aynı
zamanda yerel olmayan etkileşmeler içeren bir kuram geliştirebildi.
Bu kuram şu anda fizikçilerin büyük çoğunluğunca kabul görmüş
değil.
Einstein, Kuantum Kuramında Neyi
Kabullenemedi?
1927 yılında Bohr,
Heisenberg ve Pauli ile yaptığı bir dizi tartışmanın da ışığında kuantum
kuramının bir derlemesini yaptı ve Brüksel’ deki Beşinci Solvay Konferansı’na
sundu. Konferansta Einstein de vardı ve Bohr, kuantum mekaniğinin
Kopenhag Yorumu denen bu sunuyla Einstein' ı de ikna etmeyi ummuştu.
Fakat Einstein ikna olmadı. Kuantum kuramının Kopenhag Yorumu, gerçekliğin
istatistiksel yapısını göstererek determinizmi yıkmıştı; maddi gerçekliğin
gözlemlemenin nasıl yapıldığına bağlı olduğunu göstererek de
nesnel gerçeklik denen kavramı çökertmişti.
Bohr, "Fizigin görevinin doğanın nasıl olduğunu
bulmak olduğunu düşünmek yanlıştır. Fizik, bizim doğa hakkında ne söylediğimizle
ilgilenir." diyordu. Doğa hakkında bir soru sorduğumuz
zaman yanıtı belirlemek için kullanacağımız deney cihazını da belirlemeliyiz.
Gözleyen, gözleneni etkiler. Peki bir termometreyi suya daldırıp suyun
sıcaklığı şu derece derken yanlış mı söylüyoruz? Hayır da aslında termometre
ile su arasındaki sıcaklık farkını ve bizim göz hatamızı ihmal ediyoruz.
Bunu bilmek önemli. Büyükler dünyasında yaptığımız bu. Ama kuantum parçacıkları
veya dalgaları dünyasında bunu yapamayız. Çünkü gözleme işi, elektronun
durumunu değiştirir. Çünkü o gözleme durumuna göre dalga,yine gözleme
durumuna göre parçacık yönünü ortaya koyar. Einstein, gözlemcinin nesnel
gerçeğe olan bu etkisinin bir yol bulunup önlenebileceği görüşündeydi.
İnsanlar bile, eğer gözlendiklerini bilirse
davranışlarını ona göre ayarlar. Yani gözetlenen bir insanın davranışları,
gözetlenmediği zamandaki davranışlarından farklıdır.
Kuantum
kuramının iki büyük öncüsü olan Werner Heisenberg ile
Erwin
Schrödinger'i
Nobel Ödülüne aday gösterirken,bu kurama ilişkin son sözü, bunun "
daha tam ve kesin bir kuramın kısıtlı bir görünümü olması" gerektiği
olmuştu.
Einstein, gençlik yıllarında Avusturyalı fizikçi ve filozof’ Mach’ın etkisinde
kalmıştı. Fiziğini metafizikten arındırılması gerektiğine ,doğanın
anlaşılabilir olduğuna, rastlantısal olguların daha derin ve kapsayıcı kuramlar
çerçevesinde determinist (belirlenimci) yorumlarla açıklanabileceğine inanıyordu.
1925'e dek kuantum mekaniğinin en yaratıcı sonuçlarını ortaya çıkaran kendisi
olduğu halde,özellikle W.Heisenberg’in belirsizlik ilkesini öne sürmesinden sonra bu
alandaki gelişmeleri karşıt bir tutum içine girdi. Schrödinger’in dalga denkleminin
neyi temsil ettiği üzerine Bohr, Heisenberg, Born gibi bilginlerle yaptığı
tartışmalar bir uzlaşmayla sonuçlanmadı ve Einstein, çalışmalarını, yeni akımın
dışında, yalnız olarak yürüttü. Bu tartışmalardan birinde şöyle yazmıştı:
“Bilimden beklediklerimiz açısından birbirimize karşıt
kutuplarda toplandık. Siz (Bohr), zar atan bir tanrıya, bense gerçek nesneler olarak
var olan şeyler dünyasındaki yetkin yasalara inanıyorum.”
Tartışmalar
Başlıyor!
O günlerin havasını ve özellikle Bohr ile Einstein arasındaki ünlü tartışmaları Heisenberg şöyle anlatır:
"İlk anlaşmazlık, 1927 yılı sonbaharında yapılan iki kongrede su
yüzüne çıktı. Kongrelerden biri,Bohr'un yeni yorum hakkında bir konferans verdiği
Como'daki fizikçiler semineriydi. Diğeri ise Solvay Vakfı'nın kuantum kuramında
karşılaşılan sorunların ayrıntılı olarak tartışıldığı ve küçük bir grup
fizikçinin çağrılı olduğu Brüksel Solvay kongresiydi. Hepimiz aynı otelde
kalıyorduk ve en sert tartışmalar konferans salonunda değil, otelde yenen yemekler
arasında yapılıyordu. Bohr ve Einstein kuantum kuramının yeni yorumunda yükü en
çok çeken kişilerdi. Einstein,yeni kuantum kuramının durağan karakterini
kabullenmeye hazır değildi. O elbette ilgili sistemin bütün belirleyici yanlarıyla
tam olarak bilinmediği olasılık hesapları yapmak istemiyordu. Böyle görüşler, eski
durağan mekaniğe ve ısı kuramına dayanıyordu.
Ama Einstein olayların kapsamlı bir tanımının yapılması için gerekli
belirleyici yanlarını bilmenin tamamıyla olanaksız olduğu görüşünü kabul
etmiyordu. "Sevgili tanrı zar atmaz" cümlesi bu tartışmalarda ondan en çok
duyulan cümleydi ve bir değişimi yansıtıyordu. Ayrıca Einstein belirsizlik ilkesiyle
uyuşamıyordu. Ve içinde bu bağıntıların artık geçerli olmadığı deneylerin ne
olabileceğini düşünüyordu.
Tartışmalar genellikle sabahın erken saatlerinde,kahvaltıda
başlıyordu. Einstein bize,kendi ilkesine göre belirsizlik bağıntısını çürüten
yeni düşünceleri açıklıyordu. Biz bunları hemen analiz etmeye başlıyorduk ve
genellikle Bohr ve Einstein'e eşlik ederek konferans salonuna giderken,yolda sorunun ve
iddianın açıklanmasına girişiliyordu. Daha sonra bütün gün boyunca bu konuda pek
çok konuşma yapıldı ve Niels Bohr,Einsteinle yediği bir öğle yemeğinde,kendisi
tarafından önerilen deneyin belirsizlik ilkesini zedelemediğini ispatladı.
Einstein,biraz tedirgindi;ama ertesi sabah kahvaltıda öncekinden daha komplike olan ve
belirsizlik ilkesinin geçersiz kılacağını düşündüğü yeni bir düşünce
deneyine hazırdı. Böyle bir girişim elbette ilk akşamdakinden daha iyi değildi ve bu
oyun birkaç gün sürdükten sonra Einstein'in dostu Paul Ehrenfest'in
isyanı geldi...
Einstein ‘in Kutudaki Saat Deneyi
Enstein, pes etmedi. 1930 yılındaki Altıncı Solvay Konferansı’na hazırlıklı
geldi. Kendine yaraşan bir düşünce deneyi ortaya attı: Kutudaki Saat deneyini.
Einstein, ışık geçirmeyen bir kutu içinde bir saat bulunduğunu varsaydı. Bu kutunun
kapağı çok hızlı açılır kapanır cinstendi. Kutu içinde foton gazı hapisti.
Kapak açılıp kapatıldığında bir foton dışa kaçıyordu. Buna göre kapağın
açılışının öncesinde ve sonrasında kutu tartılarak fotonun kütlesi ve bu nedenle
de enerjisi ölçülebilirdi. Sonuç olarak, fotonun enerjisini ve zamanını istenen
kesinlikte ölçmek olanaklıydı. Bu ilişki, belirsizlik ilkesini ihlal ediyordu.
Bohr, bu problemi
düşünerek uykusuz bir gece geçirdi. Einstein ' in düşünme tarzı doğru ise kuantum
mekaniği yanlış çıkmalıydı. Bohr, sabah olmadan Einstein' in mantığındaki
çelişkiyi buldu. Foton, kutuyu terk ederken kutuya bilinmeyen bir momentum verirdi;
ayrıca kutunun onu tartmakta kullanılan kütlesel çekim alanı içinde hareket etmesine
yol açardı. Foton kaçtığı zaman oluşan itme nedeniyle saatin konumu
belirsizleştiği için onun ölçüldüğü zaman da belirsizleşirdi.
Bohr,
Einstein ' in düşünce deneyinin aslında belirsizlik ilkesini ihlal etmediğini,
tersine onu doğruladığını gösterdi.
EPR
Deneyi
Bilim adamı deneyim ve deneylerin dünyası ile işine başlar. Fiziksel sezgiden başka
bir şey olmayan bir temelde, deneyimden bir mutlak önermenin soyutlamasına
geçer-tıpkı Einstein’ın eşdeğerlilik ilkesinin, kütlesel çekimin geometri
olduğu anlamına geldiğini kavraması gibi. Einstein bu kavramsal sıçramayı, herhangi
bir deneyin onu kontrol edebileceği yerin çok ötesinde ve herhangi bir destekleyici
kanıta sahip olmadan önce yapmıştı. Böyle bir kanıt nasıl olabilirdi? Hiçbir
fizikçi kütlesel çekimin geometriyle ilişkisini hiç düşünmemişti bile. Bir
sonraki adım, önermeyi, deneysel olarak kontrol edilebilen özel kuramsal sonuçlar
çıkarmak üzere kullanmaktı. Genel görecelik kuramı açısından bu sonuçlar,
Merkür’ün yörüngesindeki kayma gibi kestirimlerdir. Herhangi bir deney, kuramsal
sonuçların yanlış olduğunu gösterirse, bu aynı zamanda, bu sonuçların
dayandığı önermenin de yıkılışını getirir. Mutlak önermenin, sonucun
yanlışlığının bulunmasından zarar görebilmesi, pozitivist yöntemin bir
parçasıdır.
Fakat, Einstein’in yönteminde merkezi durumda olan kuvvetli bir anti pozitivist
unsur,
ilk yere mutlak önermeyi koyan deneyimden sezgisel bir sıçramadır. Teorisyen, mutlak
önermeyi rasyonal olarak deneyimden çıkaramaz; çünkü o deneyimi aşar. yalnızca
sezgi, ilham olarak gelen bir tahmin önermeyi icat edebilir. Bu Einstein’ın “Bir
teorinin yaratılışı için, yalnızca kaydedilmiş fenomenler topluluğu hiçbir zaman
yeterli değildir-her zaman maddenin kalbine hücum eden, insan zihninin özgür bir
buluşu eklenmiş olmalıdır” derken kastettiği şeydir. Fizikte çok miktarda
yaratıcı çalışma, sezgiyi ilk adım olarak alan bu yöntemle ilerler, bu bilimsel
yaratıcılığın rasyonal olmayan ama doğrulanabilir bir yönüdür.
Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda, Einstein’ın ünü arttı ve dünya
çapında ünlü oldu. Düşünebildiğim kadarıyla, böyle dikkat çeken başka bir tek
kişi vardı, o da ahlaki bir önder olarak ilgi toplayan, ünlü bir kişi oluşunu
Hindistan’ın sömürgecilikten kurtulmasına önderlik etme aracı olarak kullanan Gandhi
idi. Einstein, hiçbir zaman ünlü bir kişi olmak istemedi.Yine de öyle
olunca, ününü inandığı şeyleri geliştirmek
için kullandı. Bu Einstein olayı nasıl açıklanabilir?
Burada etki olan çeşitli faktörler vardır: İlki okur yazarlığın artışıyla
bağlantılı olarak radyo ve kitlesel dolaşımı olan gazetelerin çıkışıydı.
İkinci olarak, Avrupa savaş nedeniyle yorgun ve harap düşmüştü, özellikle
Almanya’nın yenilgiden bir şeyler kurtarması gerekiyordu. Halkın ilgisi
politik
dünyadan çok uzak görünen ve Almanlara kendi büyük bilimsel kültürlerini
hatırlatan Einstein’a ve başarılarına döndü. Savaş sırasında, Einstein, her
zamanki gibi kendi yolundan gitti. Bu tavrın hıyanete eş sayıldığı bir zamanda o
bir barışseverdi (pasifistti). Pek çok Alman Yahudisi kendi kimliklerini gizleyip
asimile olurken, O Yahudi olmakla övünüyordu. Bunlar popüler olmayan özeliklerdi; ama
Einstein’ın ilkeli adamların nadir bulunduğu bir zamanda kamuoyunda ilkeli adam
olarak tanınmasını sağladı. Son olarak Avrupa'da o yıllar ideolojik tartışma ve
çelişki yılları idi. Rusya’da 1917 devriminin sonucu olan bir iç savaş
vardı. Her yerde faşizm yükselmekteydi. Sosyal ve dini filozoflar, doğanın açığa
çıkışında bir sonraki adım olduğu açık hale gelmiş olan Einstein’ın yeni
teorilerinde kendi görüşleri için destek aradılar. V. Fock
’un önderlik ettiği Sovyet fizikçileri, göreliliği, idealizmin saldırılarına
karşı savunmayı ve onun, Sovyet devletinin ideolojik temeli olan Lenin’in
materyalizmi ile sıkı bir uyum içinde olduğunu belirtmeyi gerekli gördüler.
İngiltere ve Amerika'da bazı bilim adamları, Einstein’in görelilik kuramının,
insanın ahlaki değerlerinin sosyal ve kültürel ortamlarına göre, göreli olarak
değiştiğini savunan bir felsefe olan, ahlaki veya kültürel görelilik ile hiçbir
ilişkisi bulunmadığında ısrar ettiler. O zamanlar bu felsefe üniversitelerde
popüler idi ve geleneksel dinleri tehdit ediyordu. Kendisi bir kveykır (bir
mezhep) olan
Arthur Eddington, dindar insanları evrende Tanrı ve Ruh için hala bir yer bulunduğu
konusunda temin ediyordu. Bu gelişmeler karşısında, Einstein kendisi, on yirmi yaş
arası yıllarında formüle edilmiş olan kozmik felsefesini, evrenin insanoğlu ve onun
problemlerine karşı kayıtsız olduğunu yineledi. Fakat ahlaki sorunların insanın
varlığı için son derece önemli olduğunu ve insanlığın kendi kurtuluşu için bir
ahlaki düzen yaratması gerektiğini belirtti.
Einstein’in ünü
büyürken ve evren konusundaki görüşü kamu oyunun bildiği bir şey haline gelirken
bile, fiziğin kendisi büyük adımlarla ilerliyordu. 1920'lerde, atomik fenomenlerin
kuantum kuramı yaratıldı. Einstein bunun, yanlış olduğu için değil( deneyler
konusunda aynı görüşte idi), onun fiziksel gerçeklik konusunda tam olmayan bir tanım
verdiğini hissettiği ve dünyanın nesnelliği ve determinizmini reddettiği için,
reddetti. Niels Bohr ile büyük tartışmaları başladı(bu konu kuantum kuramı bölümünde ele alınacaktır). 1920'lerin
sonlarında ve 1930'larda, yen kuantum kuramını kabul eden ve büyük başarıyla
uygulayan yeni bir fizikçiler nesli ortaya çıktı. Kimyasal bağlar kuramı
keşfedildi, yeni kuantum kuramı kimyanın temellerini açıkladı. Yeni kuantum
kuramından katı halli maddeler, metaller, elektriksel iletkenlik ve manyetizma
kuramları geliştirildi. Nükleer fizik başladı. Einstein’in bu gelişmelerle çok az
ilgisi oldu. 1926'dan sonra fizik yan işi oldu. Aslında Einstein, yeni kuantum
kuramının yeterince radikal olmadığını düşünüyordu. Einstein, kuantum
kuramının bir birleşik alan kuramının-elektriksel, manyetik ve kütlesel çekim
alanlarını birleştiren ve genel göreceliğin ötesine geçen bir kuram- sonucu
olabileceğini düşünüyordu.1938'de Einstein “şimdi yirmi yıldan fazla bir süre,
bu temel elektrik sorunu ile mücadele etmiş bulunuyorum ve onu bırakamamakla birlikte
cesaretim oldukça kırıldı” dedi. Elektrik ve kütlesel çekimi birleştirmeyi
başaramamışsa da doğadaki tüm kuvvetleri birleştirmeye çalışmanın önemini
vurgulayan ilk fizikçilerden biriydi. Bu konu, fiziğin ancak son yıllarda üzerinde
büyük ilerleme sağlamış olduğu amaçlardan biri idi. Tüm çalışması içinde,
genel görecelik dışında, yaptığı her şeyin onsuz keşfedilmiş olabileceğini
düşünüyordu. Bu onun yaratıcılığının ve bir bilim olarak klasik fiziğin tacı
idi. Fakat, en azından gelecek yarım yüzyıl için, fizikte ilerlemeye giden
yol,
başka bir yerde buluyordu.
Einstein, yaşamının sonuna değin, elektromanyetik alan ile kütle çekimi alanını
bir tek denklemler kümesinde birleştirerek bir birleşik alan kuramı geliştirmeye
çalıştı; ama bunda başarılı olamadı.
Einstein'
in Sorunu Neydi?
Einstein' in kuantum mekaniği ile ilgili sorunlarının bir kısmı, bir
sistemin belirli bir geçmişi olduğu yolundaki sağduyuya dayanan bir tasarımı
kullanmasından ileri geliyor:" Bir parçacık ya bir yerdedir ya da başka bir
yerde. Yarısı bir yerde yarısı diğer yerde olamaz. Benzer şekilde astronotların Ay'
a ayak basması gibi bir olay ya olmuştur ya olmamıştır. Yarı olmuş olamaz. Bu,
insanın biraz ölü veya biraz hamile olamaması gibidir. Ya öylesiniz ya da
değilsiniz. Fakat eğer, bir sistemin belirli tek bir geçmişi varsa, belirsizlik ilkesi
parçacıkların bir defada iki yerde olması veya astronotların yarı Ay' da olmaları
gibi her türlü paradoksa yol açar. Einstein' i o kadar sıkmış olan bu paradoksları
önlemenin güzel bir yolunu Amerikalı fizikçi Richard Feynman
ileri sürmüştü.
Feynman,1948 de ışığın kuantum kuramı üzerine çalışmasıyla ün kazandı. Feynman, 1965 te bir başka Amerikalı Julian Schwinger ve Japon
fizikçi Shinichiro Tomonaga ile birlikte Nobel Ödülü aldı. O, Einstein ile aynı
gelenekten olan bir fizikçiydi. Fizikçinin fizikçisiydi. Tantanadan nefret
ederdi.
Bilimler Akademisinde ( National Academy of Science' ) de insanların zamanlarının
çoğunu hangi akademiye kabul edilecekleriyle geçirdiklerini görerek istifa etti.
"Geçmişlerin
Toplamı"
Bu kısmı
Hawking'den özetliyorum: Her bir parçacığın belirli,tek bir tarihi olması varsayımına karşı çıktı.
Bunun yerine,parçacıkların uzay-zamanda olası her yol boyunca,bir konumdan
diğerine ilerlediği önerisini getirdi. Feynman, her bir yörünge ile,biri
dalganın boyutu-genliği-ve biri de fazı-çukurda veya tepede bulunması-
olmak üzere,iki sayıyı ilişkilendirdi. A'dan B'ye giden bir parçacığın
olasılığı,A ve B'den geçen olası her yolla ilgili dalgaların toplanmasıyla
bulunuyordu. Gündelik yaşamda,maddeler başlangıçları ile sonuçsal
hedefleri arasında tek bir yol izliyormuş gibi görünür. Öteki yolların
katılımları birbirini etkisizleştirir.
1988 yılında ölen Feynman parçacık fiziğine çok katkılar yaptı. Onun
adıyla anılan diyagramlar, parçacık fiziğinin hemen her hesaplamasında yer alır.
Fakat daha önemli bir katkısı, geçmişlerin toplamı kavramıydı. Burada
fikir, bir
sitemin klasik kuantum dışı fizikte normal olarak varsayıldığı gibi uzay-zamanda
tek bir geçmişe sahip olmadığıdır. Onun yerine, sistem her olanaklı geçmişe
sahiptir. Örneğin, belirli bir zamanda A noktasında olan bir parçacığı düşünün.
Normal olarak parçacığın A’dan uzaklaşırken düz bir çizgi üzerinde hareket
edeceği varsayılır. Ancak geçmişlerin toplamına göre, A’da başlayan herhangi bir
yolda ilerleyebilir. Bu durum, bir kurutma kağıdına bir parça mürekkep
damlattığınız zaman gerçekleşecek şeye benzer. Mürekkep parçacıkları kurutma
kağıdında mümkün olan her yoldan yayılır. Kağıdı keserek iki nokta arasındaki
düz çizgiyi tıkasanız bile mürekkep köşeden döner.
Parçacığın her yoluna veya geçmişine ilişkin, yolun şekline dayanan
bir sayısı olacaktır. Parçacığın A noktasından B noktasına gitmesi olasılığı
parçacığı A’dan B’ye götüren tüm yollarla bağlantılı sayıların
toplanmasıyla bulunur. Yolların çoğu için yolla ilişkin sayı yakındaki yolların
sayılarını hemen hemen siler. Böylece onlar parçacığın A’dan B’ye gidişinin
olasılığına çok az katkıda bulunurlar. Fakat düz yolların sayıları hemen hemen
düz olan yolların sayılarıyla toplanır. Böylece olasılığa ana katkı düz veya
hemen hemen olan yollardan gelecektir. Bu nedenle bir parçacığın bir köpük odasından
geçerken yaptığı iz hemen hemen düz görünür. Fakat parçacığın yoluna üzerinde
bir yarık bulunan bir duvar gibi bir şey koyarsanız, parçacık yolları yarığın
ötesinde yayılabilir. Parçacığı yarıktan geçen düz çizginin uzağında bulma
olasılığı yüksek olabilir.
" 1973 yılında, belirsizlik ilkesinin bir kara delik yakınında
eğrilmiş uzay-zamanda bir parçacık üzerindeki etkisini araştırmaya başladım. Çok
dikkate değer ki, kara deliğin tam olarak kara olmayacağını buldum. Belirsizlik
ilkesi, parçacıkların ve radyasyonun düzgün bir hızla kara delikten dışarı
sızmasına olanak verecekti. Bu sonuç ben ve başka herkes için tam bir sürpriz oldu.
ve genel bir inançsızlıkla karşılandı. Fakat önceden görülebilmesi ve durumun
açık olması gerekiyordu. Bir karadelik, ışığın hızından daha yavaş bir hızda
hareket edildiğinde kaçıp kurtulması olanaksız olan bir uzay bölgesidir. Fakat
Feynman' ın geçmişlerin toplamı, parçacıkların uzay-zamanda herhangi bir yoldan
gidebileceklerini söyler. Bu yüzden bir parçacığın ışıktan hızlı ilerlemesi
mümkündür. Işık hızından daha yüksek hızda uzun bir yol almanın olasılığı
düşüktür, fakat kara delikten çıkmasına yetecek kadar ışıktan daha hızlı
gidebilir ve daha sonra ışıktan yavaş ilerleyebilir. Bu şekilde belirsizlik ilkesi,
parçacıkların en son hapishaneden, bir kara delik olarak düşünülen yerden kaçıp
kurtulmalarına olanak verir. Bir parçacığın Güneş kadar kütlesi olan bir kara
delikten dışarı çıkmasının olasılığı çok düşüktür.; çünkü parçacık
kilometrelerce ışıktan hızlı gitmek zorunda kalacaktır. Fakat Evren'in ilk
zamanlarında oluşmuş çok daha küçük kara delikler olabilir. Bu ilksel kara delikler
bir atomun çekirdeğinin büyüklüğünden daha az büyüklükte olabilir, yine de
kütleleri yüz milyar ton, Fuji Dağının kütlesi kadar olabilir. Bu kara delikler
büyük bir trafo kadar çok enerji yayıyor olabilirler. Keşke bu küçük kara
deliklerden bir tane bulup enerjisini kullanabilseydik! Fakat göründüğü kadarıyla
Evren'de bunlardan fazla sayıda yoktur. " (atominsan.com).
Einstein Nasıl Klasik Fizikçi Oldu?
1925' e değin kuantum kuramıyla ilgili en yaratıcı sonuçları ortaya
koyan kendisiydi. Görelilik kuramını düşünmeseydi bile kuantum kuramının yaratıcıları
arasında ilk sıralardaydı. 1905 yılındaki yazılarından biri, fotoelektrik olayın açıklamasını
ışığın kuantumlu yapısıyla açıklamasıydı. Nobel ödülünü de bu yazısı
nedeniyle almıştı. O, kuantum kuramının kurucularındandı. Oysa özellikle
Heisenberg' in belirsizlik ilkesini ortaya atmasından sonra bu alandaki gelişmelere karşı
bir tutum içine girdi. Schrödinger' in dalga denkleminin neyi temsil ettiği üzerine
N.Bohr, W.Heisenberg, M.Born gibi bilginlerle yaptığı tartışmalar bir uzlaşmayla
sonuçlanmadı ve Einstein, çalışmalarını, yeni akımın dışında, yalnız olarak yürüttü.
Einstein, bundan sonra, yeni kuantum kuramının tutarlılığı konusunda hiç
tartışmaya girmedi. Gerçi bu kuantum kuramının doğanın tam ve nesnel bir tanımını
vermediğini savunmaya devam etti. Ancak bu karşı çıkış, bir kuramsal fizik karşı
çıkışı değil, felsefi bir konu oldu. Einstein ile Bohr arasındaki tartışma yaşamları
boyunca sürdü; ama hiçbir zaman sonuçlanmadı. Sonuçlanamazdı da.Tartışma, bir
kere gerçekliğin, cihazla belirlendiği şeklindeki ortak varsayımı bıraktıktan ve
gerçekliğin yapısını değerlendirmede bir farklılık haline geldikten sonra sonuçlanma
olanağı yoktu. Karşılıklı bir sevgi ile bağlı olan iki titan, en klasik fizikçi
ve yeni kuantum fiziğinin lideri son günlerine dek tartıştılar.
1920'lerin sonlarına dek, yeni kuantum kuramının yorumuna dokunulmadı.
Onunla bir genç fizikçiler nesli büyüdü, fakat onlar uygulamalarına kıyasla
yorumuna ilişkin problemlerle daha az ilgili idiler. Yeni kuram, o güne kadar olmadığı
şekilde, matematiğin kuramsal fizikteki üstün yerini vurgulamıştır. Soyut
matematikte büyük teknik gücü ve onu fiziksel problemlere uygulama yeteneği olan kişiler
ön plana geçtiler.
Yeni kuantum kuramı, doğal fenomenlerin açıklanması için en güçlü
matematiksel araç haline geldi, bilim tarihinde kıyaslanamaz bir başarıydı
bu. Kuram,
dünyanın sanayi ülkelerindeki binlerce genç bilim adamının entellektüel enerjisini
açığa çıkardı. başak hiçbir fikir kümesi teknolojide bu kadar etkili olmamıştı
ve onun pratik uygulamaları uygarlığımızın sosyal ve politik kaderini şekillendirmeye
devam edecekti. Şimdi bizim gelişmemizi programlayan kozmik yasanın-evrenin değişmez
yasalarının- yeni bileşenleriyle temas kurduk. Transistör, mikro yonga, lazerler gibi
pratik cihazlar ve soğukla ilgili bilim teknoloji teknik uygarlığın öncüsü tüm endüstrilerin
gelişimini sağlamışlardır. Bu yüzyılın tarihi yazıldığı zaman, politik olayların
insan ömrü ve paraca büyük bedellerine rağmen en etkili olaylar olmadıklarını göreceğiz.
Onların yerine, ana olay, görünmeyen kuantum dünyası ile insanın ilk teması ve onu
izleyen biyolojik ve bilgisayar devrimleri olacaktır.
Yeni kuantum kuramı ile kimyasal elementlerin periyodik tablosunun temeli,
kimyasal bağın yapısı ve moleküler kimya anlaşılmıştır. Denel araştırmalarla
desteklenen bu yeni kuramsal gelişmeler, modern kuantum kimyasının yükselişini
getirmiştir. Dirac, 1929'da yazdığı bir yazıda şunları söyleyebilmiştir: “Böylece,
fiziğin büyük bir kısmının matematiksel kuramı ve tüm kimya için gerekli fiziksel
yasalar tam olarak bilinmektedir. ”
Molekül biyologlarının ilk nesli, Ervin Schrödinger ’in yaşayan
organizmaların genetik dengesinin bir maddi moleküler temeli olması gerektiği tezini
ileri sürdüğü bir kitabından esinlenmişti. Pek çoğu eğitilmiş fizikçiler olan
bu araştırmacılar, genetik konusunda yeni bir tavır geliştirdiler ve zamanın
biyologlarının çoğu için yabancı olan moleküler fiziğin denel yöntemlerini
getirdiler. Yaşam problemi konusundaki bu yeni tavır, organik yeniden üretim için
fiziksel temel olan DNA ve RNA molekül yapılarının keşfi ile sakinleşti. Bu keşfin
bir fizik laboratuarında yapılmış olması rastlantısal bir durum değildi, bu keşif
kendi içinde yeni bir başlatan bir keşifti.
Katıların kuantum kuramı geliştirildi. Elektriksel iletkenlik kuramı,
katıların bağ kuramı ve manyetik maddeler kuramı, hepsi yeni kuantum mekaniğinin ürünleriydi.
1950'lerde, süper iletkenlik kuramında, çok düşük sıcaklıklarda direnç olmadan
elektrik akımı akışı fenomeninde; süper akışkanlıkta, sıvıların sürtünme
hareketi kuramında büyük gelişmeler vardı. Maddenin faz değiştirmesi-sıvıdan gaza
veya katıya dönüşümü gibi- kuramında ilerlemeler kaydedildi.
Yeni kuantum kuramı atom çekirdeğinin keşfi için teorik aparatı sağladı ve
nükleer fizik doğdu. Radyoaktif bozunmada muazzam bir enerji açığa çıkmasının
temeli anlaşıldı- radyoaktif bozunma kuantum mekaniği olaylarını ilgilendiren klasik
olmayan bir süreçti. Fizikçiler ilk kez, yıldızların enerjisinin kaynağını
biliyorlardı ve astrofizik modern bilim oldu.
Eğitilmiş kamuoyunun bu gelişmeleri izlememiş olması dikkate değerdir.
Kuantum kuramı, daha önce genel görecelik kuramında olduğu gibi kamuoyunun dikkatini
çekmedi. İlk olarak,1930'lu yılların başlarında bir ekonomik depresyon yaşanmaktaydı.
İkinci olarak, politik fikirler pek çok entellektüeli meşgul ediyordu. Üçüncü
olara ve kanımca en önemlisi olarak, kuantum kuramının soyut matematiksel özelliği
mevcut insan deneyimi ile ilgili değildi.
Kuantum kuramı cihazla saptanmış maddi gerçekliğin kuramıdır
insan gözlemci ve atom arasında bir cihaz bulunmaktadır. Heisenberg şunları söyledi:
“ Bilimde ilerleme, doğa fenomenlerini anında ve doğrudan şekilde düşünce tarzımızca
kavranabilir yapma olasılığı pahasına satın alınmıştır” ve yine Heisenberg “Bilim
gittikçe daha fazla, hemen duyularımızla kavranabilir fenomenleri
‘canlı’ yapma olanaklarını feda etmekte, yalnızca sürecin matematiksel, formal çekirdeğini
çıplak bırakmaktadır” demiştir.
Heisenberg ve Goethe
Heisenberg, Alman romantik şairi ve oyun yazarı Goethe ile Newton arasında
renk kuramı konusunda var olan zıtlığa ilgi duyuyordu. Goethe, anlık insan deneyimi
olarak renklerle ilgileniyordu ve Newton renklerle soyut fiziksel bir fenomen olarak
ilgileniyordu. Kişinin deneysel maddi bir temelde,Newton’un sonuçlarının yanında
yer alması gerekir. Fakat Goethe’nin görüşü- Goethe dirimselciliğin babalarından
biriydi- insan deneyiminin anlık yapısına seslenir. Dirimselciler, yaşayan
organizmalarda, fiziksel yasalara tabi olmayan bir “yaşam gücü” olduğuna inanırlar.
Bu deneyimimize uygun görünürse de, maddi bir temeli yoktur. yaşam yalnızca sırdan
maddenin nasıl düzenlenmiş olduğuna bağlıdır. yaşam-gücü dirimselcileri bugün
azdır; ama onların yerini, insan bilincinin fizik yasalarının ötesine giden bazı özel
nitelikleri olduğuna inananlar almıştır. Maddi gerçekliğin ötesinde bilincin köklerini
arayan bu tür yeni dirimselciler yerini bir hayal kırıklığının önünde
olabilirler.
Goethe, klasik mekanik ve modern bilime karşı romantik tepkinin bir kısmını
temsil ediyordu bu tepki bugün de sürüyor. Goethe ile Newton arasındaki bu karşılaştırma,
bilimin soyut açıklamalarının insan deneyiminin yaşamsal çekirdeğini inkar ettiği
şeklindeki bilimin modern hümanist bir eleştirisini açığa çıkarmıştır. Kuantum
kuramı ve ondan çıkan bilimler bu tür soyut açıklamaların başlıca örnekleridir.
Bilim anlık dünya deneyimizin gerçekliğini yadsımaz; orada başlar.
Fakat orada kalmaz, çünkü deneyimimizi kavramanın temeli duyumsal deneyimle verilmez.
Bilim bize, duyumsal deneyim dünyasını destekleyen bir kavramsal düzen, deneyle keşfedilebilen
ve insan zihni tarafından bilinebilen bir kozmik yasa, bulunduğunu gösterir. Bilimin bütünlüğü
gibi, deneyimizin bütünlüğü, kavramsaldır, duyumsal değildir. Bu Newton ile Goethe
arasındaki farktır. Newton fiziksel yasalar biçiminde evrensel kavramları aradı,
Goethe ise anlık deneyimde doğanın bütünlüğünü aradı.
H.Pagels'in dediği gibi bilim, deneyimizin bize yönelttiği talebe bir yanıttır ve karşılık
olarak bize bilim tarafından verilen şey bir insan deneyimidir; zihnimizle
kozmosun iç
mantığını görmek. Determinizmin sonu, fiziğin sonu anlamına gelmedi, fakat gerçeğin
yeni bir imgeleminin başlangıcı anlamına geldi. Burada maddenin atomik çekirdeğinde
fizikçiler rasgelelik buldular(atominsan.com)
Kaynakça
1.Beiser,
Arthur;
Çağdaş Fiziğin Kavramları, Diyarbakır ,2.Baskı (1989)